Tarla ardıçları ve özlem hissini güçlendiren bir anket

Tarla ardıcı fotoğrafı Edwyn Anderton tarafından çekilmiştir.

Bugün günlük karmaşa ve telaşa tam kapılıvermiş, hatta öğle yemeği zamanının geldiğini bile unutuvermişken Tuba aradı.

-’Müsait misin?’

-’Evet!’

-’Onlarca tarla ardıcı geldi, bahçedeki ağaçları dolduruverdi! Bir de ispinoz gördüm. Çok mutlu oldum! Kuş gözlemini çok özlediğimi farkettim.’

Gün ortasındaki bu küçücük paylaşım bir anda kocaman bir mutluluğa dönüşüverdi. Ne için yaşadığımı hatırladım. Bu hatırlama anlarının gerekliliğini bir kez daha anladım ve Tuba’nın hissettiği özlemi öyle bir derinden duydum ki! Üstelik çevre eğitimi alanında çalışmama rağmen. Benim bile doğada geçirdiğim zaman gitgide kısalıyor! Bu kışı tarla ardıcı görmeden mi geçireceğim? Ya da Kış Ortası Sukuşu Sayımlarına katılıp Sibirya kazı görmeden… Karda tilki-tavşan izleri aramadan, Karaburun’a nergis koklamak için gitmeden… Böyle böyle geçiveriyor günler… Doğadan uzakta ve doğadan uzaklaşarak…

Bütün bunları düşünürken doğadan uzaklaşmanın ‘Doğa Yoksunluğu Sendromu’na yol açtığını söyleyen, Doğadaki Son Çocuk kitabının yazarı Richard Louv’un paylaştığı ‘Çocukluk ve Çevre’ başlıklı bir anket posta kutuma düştü. Kısa bir anket ama tarla ardıçları özleminin üzerine gelince etkisi uzun oldu. Öyle ki; Komşum Abbasağa dışındaki son yazımı geçtğimiz eylül ayında yazmış olan bendeniz kendimi bir anda bu yazıyı yazarken buldum. Anket soruları özlem hissimi her soruda daha da derinleştirdi. Nasıl mı?

Kendimi ilk ne zaman çevreci (sevgili doğacılar, lütfen bu ifadeye takılmayın) olarak adlandırdığım sorusuyla başladı anket. Yanıt kolay; tabii ki babamla izlediğim Kaptan Cousteau (ki kendisini babama çok benzetirim) belgeselleriyle başladı! Yaş: 12-13! Dünya denizlerinin güzelliklerini ve karşılaştığı sorunlarını onunla öğrendim! Calypso’da miço olmak istedim!

İkinci soru, bir yetişkin olarak çevreciliğimle bağdaştırdığım çocukluğumdan gelen bir yer var mıydı? Bir mi? Birkaç yer vardı! Habib-i Naccar Dağı, Harbiye’nin tepeleri, Göksun’un yaylaları, Maraş’ın dereleri, anneannemin elma-armut ağaçları, kavaklar, yoncalar, ayçiçekleri ve bilimum sebzeyle dolu bahçesi…

Şimdi gelelim can yakıcı ve özlem hissini derinleştiren sorulara. Bu yerlere ne sıklıkla gidiyordum? Olmadı bu şimdi! Yılda bir gitsem kârdır! O bile artık zor. Hele anneanne memleketim Göksun 2006′da onu kaybedince hepten kapandı!!!

Anket devam ediyor. Bu yerlerden hatırladığım beş fiziksel nesne/varlık: dereler, sarı papatyalar, uğurböcekleri, hambelesler/meyveler, ardıç-zeytin ağaçları. Bu yer(ler) kendimi çevreci olarak tanımlamamı nasıl etkiledi? Mutlu ve özgür hissetmemi sağlayarak. Bu yerlerde tek başıma mı yoksa birileriyle miydim? Tabii ki benim gibi bir sürü çocuklaydım! Dağlarda ve sokaklarda tam anlamıyla özgürdük! Kendi başımızaydık. İstediğimiz gibi oyunlar oynuyorduk.

Sarı papatya fotoğrafı bulamadım. Bununla idare edelim. Evmizde giden yolun görüntüsü, tepeler dışında aynen böyleydi. Fotoğraf: Tom Kelly

Bu yer(ler)le ilişkilendirdiğim sesler: rüzgar ve yaprak hışırtısı, çocuk çığlıkları ve kahkahaları, ebabiller, derenin gürül gürül sesi.

Kokular: Sarı papatya, kurumuş ot, kesilmiş yonca, temiz hava, yabani gül, inek ve manda dışkısı (anneannemin büyükbaş hayvanları vardı).

Tatlar: Elma, armut, yabani gül ve yabani gülden yaptığımız mis gibi bir içecek, yabani böğürtlen, vişne, çilek. Habib-i Naccar dağı eteklerinde kendi başımıza yaptığımız sarmaiç (kısır) da sayılır mı acaba?

Dokular: Uğurböceğinin kaygan kabuğu, kadife çiçeğinin kadifemsi dokusu, kavak ağacının pürüzsüz gövdesi, mandanın sert derisi

Son soru olarak da bu yer(ler)de yaşadığım deneyimler bugün kendimi çevreci olarak ifade etmeme ne kadar etkili olmuştu? Yazımdan anlaşılacağı üzere BİR HAYLİ! İkinci dönüm noktam da üniversitede kuş gözlem topluluğuna katılmamdır ama bunun öyküsü başka zamana…

Tarla ardıçlarıyla varlığının farkına vardığım bugün, beni doğada yaşadığım olağanüstü deneyimlere götüren kısa bir anketle devam etti. Yarına karmaşa-telaşa kapılıp özlem hissimi unutmamak ve doğada geçirdiğim zamanı giderek artırmak dileğiyle…

Bu arada, bu soruları siz nasıl yanıtlardınız? Düşündünüz mü?

Notlar:

Ardıçlarla ilgili 2010 kışında bir yazı yazmıştım. İlgilenirseniz burayı tıklayın. 

Sevgili Yıldıray, 80′ler yazım kafamda böylece iyice şekillendi :)

Ayının sevdiği meyve: muşmula

Ormanda gezinen bir ayı ailesini hayal edin. Ormanın içlerindeki bir patikada anne ayı önde, yavrular bir o yanda bir bu yanda ilerliyorlar. Anne ayı kış uykusuna yatmadan önce yavrularına orman meyvelerini öğretmeye ve yedirmeye çalışıyor. Alıç, armut, elma derken muşmulanın yanına geliyorlar. Anne ayı tüylü ve çok güçlü elleriyle üst dallardaki muşmulaları, yavrularsa alt dallardakini koparıyor. Anne, ara ara meyve dolu dalları kırıp yavrularına uzatıyor. İyice olgunlaşmış ve şekerlenmiş muşmulaları ağaçta bir tane bile kalmayacak şekilde yiyip bitiriyorlar. Sonunda hepsi doymuş, hatta karınları şişmiş bir halde muşmula ağacının dibinde oturup kalıveriyorlar. Karadeniz ormanlarımızda gerçekleşmesi pek olası bir hayal/manzara bu.

Muşmula, ayıların sevdiği orman meyvelerinden biri. Anadolu’da daha çok döngel adıyla biliniyor. Çalımsı bir ağaç, fazla boy atmıyor. Anavatanı Güneydoğu Akdeniz ile güneybatı Asya arasında kalan bir bölge. Ancak zamanında Romalılar tarafından Avrupa şehirlerine de yayılmış. Bana elma çiçeğinin bir büyük boyuymuş gibi gelen çiçekleri ilkbaharın sonlarında açıyor. Tadı ekşi olan meyveler ise kışın olgunlaşıyor. Çoğu muşmula-sever, meyveler iyice olgunlaşıp yumuşadığında yemeyi tercih ediyor. Meyvelerin olgun hali elma püresine benzetilebilir. Bense yumuşamadan az önceki halini, meyveler hala sertken yemeyi daha çok seviyorum.

Ormandaki meyve ağaçları ekonomik açıdan değerli bulunmuyor. Muşmula gibi birçok orman meyvesi yazık ki yakacak ya da çit amacıyla ormanlardan kesiliyor. Orman meyvelerinin azalması ise ayıların insan yerleşimlerine daha da yakınlaşması sonucunu doğuruyor. Şimdilerde bazı orman alanlarında insan-ayı çatışmasının önüne geçmek için meyve ağaçlarının kesimini önleyen düzenlemeler yapıldı. Hatta bazı yerlerde meyve ağaçlarının dikimine, ayılar tatlı meyveleri daha çok tercih ettiği için aşılanmasına bile başlandı. Küre Dağları Milli Parkındaki ormancılar orman içindeki meyveleri özellikle yemiyor. ‘Orman meyveleri ayının, kurdun kuşun hakkı’ diyorlar.

Kışın ormana gider de muşmula ya da başka bir meyve bulursanız koparmadan önce iki kere düşünün. Ayıların hakkını yemiş olmayalım :)

Abant İzzet Baysal Üniversitesi'ne ait TÜBİVES veritabanındaki dağılım haritası (http://turkherb.ibu.edu.tr)

Notlar:

Muşmulanın yaprağı Malta eriğininkine çok benzer. Kalın, koyu yeşil bir yaprağı var. Ancak yaprak ucu daha yuvarlaktır. Bu yapraklar kışın sararıp kızarır ve sonunda tamamen dökülür. Bu ipucu muşmulayı meyvesi yokken tanımanıza yardımcı olabilir.

Muşmula, çok sevildiği için kültüre de alınmış. Özellikle Karadeniz bahçelerinde üretimi yapılıyor.

Ayılar hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz üç adres vereceğim:

1. Doğa Derneği Bozayı Koruma ve Araştırma Projesi: http://www.dogadernegi.org/

2. Kuzey Doğa Derneği: http://www.kuzeydoga.org/

3. Türkiye’nin Anonim Memelileri:  http://www.tramem.org/

Bir de belgesel önerim var: TRT’nin Ayı ve İnsan: Bitmeyen Çatışma belgeseli.

İlk görüşte aşk

-

Sandal ağacını ilk gördüğümde vuruldum. Onüç yıl önce Beydağlarında bir araştırmadayken karşıma çıktı. Yağmurlu bir havaydı. Saptığımız patikalardan birinde kuşları dinlemek için bir an durmuştuk. Araçtan indiğimizde turuncu gövdeli bir ağaç gördük. Gördük de gözlerimize inanamadık. O nasıl bir renkti öyle? Sağolsun yağmur da iyice parlatmıştı. Tupturuncu olmuştu. Gözlere şenlik! O gün biraz daha ilerlediğimizde tarlalardan birinde kenar çiti olarak sandal ağacı kullanıldığını gördük. O zaman bu güzelim ağacın çit olarak kullanılmasına bir türlü anlam verememiştim. Kesilmiş dalları etrafa saçılmıştı. Küçücük bir dalını yanıma aldım ve yıllarca oradan oraya yanımda taşıdım.

Latincesi Arbutus andrachne olan sandal ağacı tüm Akdeniz ve Ege kıyılarında yaygın. Genellikle başka ağaçlar arasında birbirlerinden az ya da çok mesafeli büyürler. Sanki kızılçam ve makilerin arasına buraları renklendirmek için serpiştirilmiş gibi görünürler. Ancak yoğun oldukları yerler az da olsa hala var. Bunlar arasında en sık oldukları alanlardan biri Datça yarımadasının kuzey yamacı. Bütün bir yamacı turuncu ve yeşile boyalı düşünün. Yamacın diğer yanıysa masmavi deniz. Sandallı bu yamaç Türkiye’nin en özel yerlerinden birisi.

Sandal kocayemiş (ya da dağ çileği) ile akraba ama ne yazık ki meyveleri o kadar tatlı değil. Oysa ki tam da meyvelendiği mevsimdeyiz. Turuncu-kırmızı yemişler bu zamanlarda dallardan irice kirazlar gibi sarkıyorlar. Yememek için insan kendini zor tutar. Sandalın yaprakları ise orman güllerininki gibi kalın ve mumsu bir tabakayla kaplıdır. Akdeniz güneşine karşı kendini başka nasıl koruyabilirdi ki?

Gövdesi ve dalları pürüzsüzdür sandalın. Dokunduğunuzda kadife hissi verir. Turuncu kabuk gövde ve dallar kalınlaştıkça plakalar halinde kıvrılarak soyulur. Taze kabuk önce gri, daha sonra turuncu renk alır. Zaman zaman bazı ağaçlar üzerinde kuru dallar da görürsünüz. O zaman parlak turuncu ile donuk grinin oluşturduğu kontrasta hayran kalırsınız. Kendinizi, yaşam ve ölümün böylesi güzel ve uyumlu bir şekilde içiçe olduğunu düşünecek kadar bile kaptırabilirsiniz.

Gözleriniz turuncu gövdeli bu ağaçlara karşı alarmda olsun. Makilik alanlarda hemen göze çarptığını fark edeceksiniz. Görürseniz durun ve yanına gidip bir sarılın. Sarılmışken yanağınızı kadife kabuğuna sürmeyi sakın unutmayın.

Dağ taş hambeles!


Çok tipik bir Akdeniz bitkisi olan hambeles vazgeçilmezlerimden. Her dem yeşil bu bitkinin tüm dalları meyveyle dolup taşmış durumda. Öyle ki çoğu dal meyvelerin ağırlığından yere doğru sarkmış halde. Tepelerde yabanisi de var aşılısı da. Mor-mavi renkli olan yabanisinin meyveleri daha küçük. Acımsı olduğu için yenmiyor. Aşılılarsa sarımsı. Tadını birçok meyveye değişmem. Ancak geride buruk bir tat bıraktığından alışmak zor olabilir. Bir sevdiniz mi de Akdeniz iklim kuşağında değilseniz her güz yana yakıla ararsınız. Ben şanslılardanım. Antakya’da bol bol var.

Hambeles, mersin ya da murt olarak da biliniyor. Latincesi Myrtus communis. Dalları, gövdesi, yaprakları, çiçekleri, meyvesi çok güzel kokan bir maki bitkisi. Yapraklarını parmaklarınızla ovalayın ve ferahlık hissi veren kokusunu içinize çekin. Mis mis! Bu sıra tek tük de olsa çiçeklerine de rastlayabilirsiniz. Rastlarsanız bunlara da yakından bakın. Meyvelerini ise mutlaka tadın. İster dalından toplamış olun ister pazardan almış, meyveleri kahverengileşinceye kadar biraz bekletin. Bekleyen meyveler şekerlenir, daha tatlı olur.

Antakya’da bayram zamanı mezarlara hep hambeles dalı götürülür. Bugün yakınından geçtiğimiz pazarda da öbek öbek dallar vardı. Yarın sabah mezarlıklar bunlarla süslenecek. Satın alınmayan dallarsa fırıncılar tarafından kullanılacak. Hemen belirteyim, hambeles ateşiyle pişen ekmeklerin tadına doyum olmaz. Fırınların yanından geçerken burnunuz sizi istemsiz olarak fırının içine yöneltir.

Yolunuz sonbaharda Antakya’ya düşerse Harbiye tarafına gidin ve tepelerde kısa bir gezintiye çıkın. Daha birkaç adımda hambeleslerle karşılacaksınız. Koklayın, meyvelerini tadın, bizim gibi bol bol fotoğrafını çekin.

Fotoğraflar: Alper Akyüz, Harbiye-Antakya, Kasım 2010

Çekici, tehlikeli, kadim bir dost

Renginden belli değil mi? Porsuk ağacına ait bu kıpkırmızı meyveler çok çekici ve çok tehlikeli. Aslında kırmızı, etsi kısmı yenebilir ama içindeki siyah tohum zehirli. Benim gibi bir meyveçil (etçil-otçul ikilisine meyve açılımı) için bunu öğrenmek bir hayli üzücü olmuştu.

Park ve bahçelerde yaygın olarak dikilen bu güzelim ağacı çok az yerde doğal yetişmiş halde bulabilirsiniz. Küre Dağlarının kalbindeki kocaman, bazıları anıt ağaç olan porsukları gören şanslılardanım. 3000 yaşını bulabilen bu güzel ağacın ülkemizdeki en yaşlı temsilcisi Zonguldak’lı ve 1600 yaşında. Avrupa’daki bazı ülkelerde Kadim Porsuk Ağacı grupları bile var. Yaşlı porsukları arayıp yerlerini kaydediyor ve bu güzelim ağaçların korunması için çalışıyorlar.

Tanımak kolay. Tanıdıktan sonra sürekli gözünüze çarpacak, ‘Aaa, burada da porsuk varmış’ diyeceksiniz. Herdem yeşil porsuğun yaprakları göknar yaprağına benzer. Alın elinize bir yaprak, iki parmağınızın arasında çevirmeye çalışın. Kolay çevriliyorlar mı? Çevrilmezler. Çünkü yapraklar düzdür. Sedir, ladin gibi iğneyapraklılarınkini ise kolayca çevirebilirsiniz. Bunlar dört köşelidir.

Eski yapraklar koyu yeşil, yeni yapraklarsa fıstık yeşili olur. Bu iki renk ağaç üzerinde birbirlerine nasıl da yakışır! Görmek için ilkbaharı beklemek gerekiyor. Şimdi meyve zamanı. Kıpkırmızı meyvelerin zamanı. Kuşlar bayılır bu çekici meyvelere. Bütün olarak yutarlar ama zehirli siyah çekirdekleri sindirmeden dışkıyla atarlar. Böylece zarar görmezler.

Gövdesi de ilginçtir porsuğun. Kırmızımsı kabuğu olgunlaştıkça çatlar ve grileşir. Genç ağaçların gövdelerine yağmur sonrası bakmanızı öneririm. Ankara’da Genelkurmaylığın karşısındaki askeri binanın bahçesinde bir dolu vardı. Okuldan şehre inerken gözüm hep bu porsuklara kayardı. Yağmur sonrası güneşin ışık oyunları porsuğun gövdesinde olağanüstüdür.

İyisi mi bu kadar yazdıktan sonra Abbasağa Parkındaki porsuk dostlarımı ziyarete gideyim.

Fotoğraf için Gynti_46′ya teşekkür ederim. Tadilat sonrası ortadan kaybolan minik fotoğraf makinemi bulabilir ve fotoğraf arşivimi düzenlersem kendi fotoğraflarımı kullanmaya başlayabileceğim yeniden.

Kuş iğdesi

İğde, ilk bakışta albenisi olmayan, ancak küçük sarı çiçekleri olağanüstü kokan bir anneanne ağacıdır benim için. Dağlar arasındaki bir ovaya yerleşmiş Göksun’a geç gelen yaz mevsiminin simgesidir. Yaz mevsimi, anneannemde geçirdiğimiz tatil ve ciğerlerim dolana kadar iğde kokusunu içime çekme zamanıdır. Yol boyunca sağlı sollu dizili iğdeler sokağın başında başlar; anneannemlere varana kadar baygın kokusuyla insanı mest eder. Çiçeklenme zamanı eve gelen çoğu misafir yolda dayanamaz ve yanlarında çiçekli dallardan üçer beşer getirir. Misafirlik boyunca konu sıklıkla iğdelerden açılır. İğdeler de olmasa nic’olur sohbetin tadı!

Yaprağını, dalını, çiçeğini, kokusunu çok iyi bildiğim bu ağacın meyvelerini çok geç bir yaşta gördüm. Meyve zamanı okullar açılır, biz çoktan Antakya’ya dönmüş olurduk çünkü. Bu yakınlarda bir çeviri için NTV yayınlarından çıkan ağaçlar kitabına bakarken anneanne iğdesinin (daha bilimsel adıyla sultan iğdesi – Elaeagnus orientalis) yanısıra bir de kuş iğdesi (E. angustifolia) olduğunu öğrendim. Kulağıma ve gözüme böylece çalınmış oldu. Bu haftasonu Polatlı’da yaptığım yürüyüşte ise tesadüfen karşıma çıktı. Meyveleri çok daha küçük ve (benim için) daha yenebilir. Sultan iğdesinin meyveleri benim için fazla kuru ve unludur. Kuş iğdesi ise daha sulu, tatlı ve daha az unlu. Kuşlar da sevmiş olmalı ki ordan-burdan didiklemişler. Sadece kuşlar mı? Bir atalanta kelebeği kuş iğdesinde o meyveden bu meyveye dakikalarını geçirdi. Bizse bir yandan iğde yerken bir yandan meyvelere gelen kuşları ve kelebekleri izledik.

Fotoğraflar nihayet uzun süre aradan sonra bize ait. Atalanta kelebeğini Alper, diğerlerini ben çektim.

Bir iğde yaprağının alt kısmına mikroskopla bakmayı deneyin :)

Güz meyveleri ve yemişleri

Güz mevsimini seviyorum. Güz mevsiminde pazar yerlerini de seviyorum. Yağmurların ardından kendini gösteren yabani mantarlar elbette pazar yerlerini sevme nedenlerimin başında geliyor. Nitekim bugün İnebolu pazarına gittik ve kanlıca ile sığırdili mantarı aldık. Ancak mantarların yanısıra bu mevsime özgü meyveler ve yemişler de güz pazarını renklendirir. Hem de ne renklendirme!

Envai çeşitte, ekşiden tatlıya farklı tatlarda güz meyveleri ve yemişleri. Örnek mi? Alıç, maviyemiş, ahududu, böğürtlen, kuşburnu, kızılcık, ahlat, muşmula, üvez, kuşüzümü, hünnap, kestane, fındık, ceviz, badem, fıstık…

Bana öyle geliyor ki memleketimde 1001 çeşit güz meyvesi ve yemişi sıralayabiliriz. Ne dersiniz?