Doğa Güncem blog adresinde değişiklik :)

Merhaba Sevgili Dostlar,

Bugünden itibaren dogaguncem.org adresi üzerinden yazılarımı paylaşıyor olacağım. Umuyorum yeni sayfamı beğenirsiniz. Yazılarımı takip için yeniden kayıt olmanız gerekiyor. Umuyorum kayıt olur, gözlemlerimi takibe devam edersiniz. 

Sevgilerle

YENİDEN: Karla birlikte ardıç kuşları gelsin!

Yazım yeni değil. 2010 yılı sonunda yazdım. Ancak madem kar geldi. Eh, ben de blogumu aktifleştirmeye sevdalıyım. Azıcık değiştirerek yeniden paylaşayım istedim :)
Okuduğum okulun bir kampüsü olduğu için çok şanslıymışım meğer. Sabah 5.30’da kalkıp kuşların yemek yeme saatlerini yakalamaya çalışmayı özledim. Bir de kar yağınca ormana gidip ardıç kuşlarını dinlemeyi ve izlemeyi. Ardıç kuşları ökseli ağaçlara gelirdi. Ökse ardıcını sık görürdük de kızıl ardıcı görmeyi heyecanla beklerdik. Öter ardıcın sesini ise karatavuğunkinden nasıl ayırabileceğimizi anlamaya az çalışmadık.
Kar bastırmışken yurdun dört bir yanında, ardıçları tanıyalım derim. Ne dersiniz? Karlı günlerde tepemizden gruplar halinde uçacaklar. Bizse onları sığırcık sanıp es geçeceğiz belki de. Yoksa, bu yazımdan sonra artık es geçmeyecek miyiz :)
Ardıç ailesinin en ünlüsü Karatavuk (Turdus merula). Erkeği simsiyah. Sadece gagası ve göz çevresi turuncu. Dişisi ise kahverengi ve gagası turuncu değil. Parklarda, bahçelerde, ormanda görebilirsiniz. Görmeseniz de sesini mutlaka duyarsınız. Temelde iki türlü ötüyor. Birisi sinirli. Tehdit ya da uyarı olursa sinirli ötüyor. Diğerinde dünyanın en iyi şarkıcısı oluveriyor. Öter ardıcın sesi karatavuğa çok benzer. Zaten maharet de bu sesleri ayırmada. Karatavuk sesi için buraya tıklayın.
Boğmaklı ardıç (Turdus torquatus). Boğmaklının erişkini kolaydır da genci zordur. Karatavuk sandığımız zamanlar olmadı değil. Erişkinin boynunda beyaz bir leke olur. Diğerlerine göre daha utangaç ve genel olarak daha az görülür. Kayalık yerleri sever. Ben de sadece birkaç defa ve her seferinde bir kayanın üzerinde görmüştüm. Bu tür için sonbahar göçü daha iyi bir zaman. Boğmaklı ardıç sesi için buraya tıklayın.
Şimdi bir dörtlü var: ökse, kızıl, öter ve tarla ardıcı. Bunları ayırdetmek için belirli ipuçları var. Bir kere öğrendiniz mi, üstüne de bolca gözlem. Sırtınız yere gelmez.
İpucu 1. Göğüs ve kanat altındaki beneklerin sıklığı ve şekli. En ince benekler kızıl ardıçta. Göğüste sık çizgiler halinde ama göğüsten kanat altlarına doğru gittikçe incelir. Benekler çizgi çizgidir. En kalın benekler ökse ardıcında. Benekler yuvarlak/dikdörtgen ve sıktır. Öter ardıcın benekleri ise üçgen şekilli. Üçgenin içi doludur ve sivri ucu yukarı doğrudur. Tarla ardıcının beneklerinin içi nispeten boş, yer yer ok ucu gibi. Ancak okun ucu aşağı doğru.
İpucu 2. Kanat altı rengi. Kızıl ardıcın kanat altı kızıl, öter ardıcın sarımsı, ökse ve tarla ardıcının beyaz. Tarla ve ökseyi uçarken beneklerin yoğunluğu ve dağılımından ayırabilirsiniz.
Ökse ardıcı (Turdus viscivorus). Adı üstünde ökselerin etrafında olurlar. En azından ben çoğunlukla öyle gördüm. Bu yarı parazit bitkinin (neden yarı parazit olduğu bir sonraki yazımda) yayılmasını da sağlarlar. Kondukları söğütlerin altındayken kafama az ökse tohumu düşmedi. Üstelik de gevezeler. Türkiye’nin en doğusu dışında yaygın. En iyi görebileceğimiz zaman kış mevsimi. Tekrarlayalım: En kalın benekler ökse ardıcında. Benekler yuvarlak/dikdörtgen ve sık. Ökse ardıcı sesi için buraya tıklayın.
Kızıl ardıç (Turdus iliacus). Bu ardıcı gözünün üstündeki sarı sürmesi ve göl altındaki bıyığından da ayırabilirsiniz. Diğer ardıçlarla karma gruplar yapabilir. Daha nadirdir. Türkiye’nin batı ve orta kesimlerinde bulunur. Çok soğuk kışlarda şehir parklarına iner. Her kar zamanı görmek için can atardım. Bu kış görür müyüm ki?Neyse, biz ipucunu tekrarlayalım: En ince benekler kızıl ardıçta. Benekler göğüste sık çizgiler halinde ama göğüsten kanat altlarına doğru gittikçe incelir. Benekler çizgi çizgi. Kanat altı kızıl. Kızıl ardıç sesi için buraya tıklayın.
Öter ardıç (Turdus philomelos). Göğsünde ve kanat altında sarılık var. Ormanları tercih eder. Özellikle de nemli ve karışık olanları. Diğer ardıçlarla karma gruplar yapabilir. Kalabalık gruplar halinde görmek mümkün. Sadece sesini duyarsam öter ardıç mı karatavuk mu emin olamıyorum. Her ikisinin sesini arar ara dinlemek, hatırlamak iyi oluyor. Tekrarlayalım: Öter ardıcın benekleri üçgen şekilli. Üçgenin içi daha dolu ve sivri ucu yukarı doğru. Öter ardıç sesi için buraya tıklayın.
Tarla ardıcı (Turdus pilaris).  Tarla ardıcının göğsünde de sarılık var. Öter ardıçla karıştırmamak için üçgen şekilli beneklerin sivri ucunun yönüne ve üçgenlerin doluluğuna bakın. Ayrıca göğsündeki benekler belirgin bir siyahlık oluşturur. Çok büyük sürüler halinde görebilirsiniz. Görürseniz, onları izlemenin ne büyük bir keyif olduğunun farkına varırsınız. Şanslıyım ki kampüste doya doya izlediğim anlar oldu. Tekrarlayalım: Tarla ardıcının beneklerinin içi nispeten daha az dolu. Sivri ucu da aşağıya doğru. Tarla ardıcı sesi için buraya tıklayın.
Şimdi, yukarıdaki fotoğrafta ardıçların türünü bulabilir misiniz? İpuçlarını izleyerek bir deneyin.
Doğada hava koşulları, ışık, kuşların bulunduğu dönemdeki tüy durumları ipuçlarını hafifletebilir. Renkleri hiç görmeyebilir, beneklerin şekillerini anlamayabilirsiniz. Bazı bireylerde benekler çok bazılarında az olabilir. Anlayacağınız kuşlar sizi şaşırtabilir. Ancak bunu bir bilmece olarak görün ve bilin ki gözlem yaptıkça, bulmacayı çözer ve kuşları daha kolay tanırsınız.
Hepimize şimdiden iyi kış seyirleri :)
Yararlandığım kaynaklar:
Collins Bird Guide
The Birds of Turkey
TRAKUS
Fotoğraflar: Ökse (Eddie McFish), Öter (Rob Baldwin), Tarla (Sergey Yeliseev), Karatavuk (Danny Lagrouw), Kızıl (Ian Kirk), Boğmaklı (Mark Putney)

Bir Bulut Gördüm, Yanağını Dayar Uyursun!

8674701961_67c23b5e23_o (1)
Altokümülüs lentikülaris – Manuel M. Ramos
Baştan belirteyim. Klavyem paslanmış. İlk birkaç yazım eski tadında olamayabilir. Ancak tam da bu nedenle, yani çok uzun bir aradan sonra yazdığım ilk keşif yazısı olduğu için duyduğum heyecan büyük ve bu pası dikkate alamayacağım :) Umarım siz de almazsınız :) 
Hayat artık öyle bir hızla akıp geçiyor ki! “Eskisi kadar heyecan duyduğum konular önüme çıkmıyor, doğrusu çıkmasına pek de vaktim kalamıyor, blogumu kapatsam mı, yazamıyorum artık” benzeri bir dolu düşünceyle boğuşurken 4 Ocak 2014 günü olağanüstü bir güzelle tanıştım. 
Amik Ovası’nın üzerinde havalandık. Amanosların üzerine doğru uçuşa geçtik. Bulutları yukarıdan göreceğim için heyecanlıydım ama böylesini de beklemiyordum. Önce stratokümülüslerin içinden geçtik, derken bir boşluğa ulaştık. Tepemizde de sirrokümülüsler. Aslında bu bile yeterince muazzamdı benim için: iki devasa bulut kümesi arasında bir boşlukta uçuyor olmak!
Sonra başımı sola çevirdim ki bulunduğumuz boşlukta en az 10-15 kattan oluşan muhteşem bir altokümülüs lentikülaris bulutunu asılı halde buldum. Nefes kesiciydi! Yükselmekte olduğumuz için fotoğrafını çekemedim. Yasaktı. Çok derin bir iç çektim! Ahh, çok derin… Öylece bakakaldım. Kızıma da gösteremedim. Hala yükselişteydik. Kemerini açamadım. Daha da derin bir iç çektim…
Eve vardığımızda bulutlar için başucu kaynağım olan Gavin Pretor-Pinney‘in TÜBİTAK’tan çıkmış Bulut Gözlemcisinin Rehberi kitabına sarıldım. 
Lentikülaris türü bulut: 1. alt katman bulutu olan Stratokümülüs, 2. orta katman bulutu olan Altokümülüs veya 3. üst katman bulutu olan sirrokümülüsler arasında bulunabiliyor. Benim gördüğüm orta katmandaydı :)
Kümülüs bulutlarının üzerinde oluşan bir diğer harika bulut cinsi olan pileus‘larla aman diyeyim karıştırmayın. 
4795660419_125a93f8c9_b
Pileus – Jen Scheer
Görüntüsü nedeniyle UFO bulutu da deniyor. Çoğu UFO fotoğrafının gerçekte lentikülaris olduğunu öğrenmek beni bir gülümsetti :) Siz de gülümsemek isterseniz Notlar bölümünde paylaştığım TÜBİTAK’ın bastığı kitabın 115. sayfasını lütfen okuyun. Metinde bahsi geçen fotoğraf burada.
Adının anlamı “mercek şeklinde” olan Lentikülaris nasıl mı oluşur? Bir yükseltinin üzerinden geçen havanın yukarı doğru itilmesiyle… Yükseltinin -tepe,dağ- üzerini aşmaya çalışan hava yükselip soğuyor ve bu muazzam bulutlar ortaya çıkıyor. 

wave_clouds_schem

Bu şekilde oluşan –orografik– tek bulut lentikülaris değil. Ancak lentikülarisler, hava akımı yükseltinin tepesinde dalgaya benzer bir şekilde hareket ettiği için bu şekli alıyorlar. Ayrıca kerkenez, yılan kartalı gibi bazı kuşlara benzer şekilde havada asılı kalıyorlar. Tabii gerçekte asılı kalıyor gibi görünüyorlar. Hava akımı sabit hızla ilerlerken damlacıklar bulutun içinden hızla geçiyor. Ancak oluşup buharlaştıkları nokta değişmediği için lentikülarisler yerlerinde sabit kalıyor algısı oluşuyor. 
Son olarak bulutu bu kadar güzel ve mat gösterenin çok sayıda küçük damlacık barındırması olduğunu da ekleyeyim. Ne kadar küçük ve çok damlacık, o kadar ihtişam! 
Bu yazımı okuyan herkesin lentikülaris görmesi dileğiyle.

Notlar:

Başlık yazımın ilhamı Cafe Fernando’nun kitabıdır
Başucu kitaplarımsa şunlar:
Bulut Gözlemcisinin Rehberi, Gavin Pretor-Pinney, TÜBİTAK
The Cloud Collector’s Handbook, Gavin Pretor-Pinney, Chronicle Books

Bir Nehrin Kollarında, Bir Dağın Yamacında Doğup Büyüdüm…

20150101_123804Bir nehrin kollarında doğdum büyüdüm ben… Bu nehrin… Asi’nin…
“Kaynağı Türkiye dışında olup ülkemizde denize kavuşan nehir”den öte anlatabilselerdi bize bu olağanüstü güzelliği; doğduğu yerden, Lübnan’dan başlayan, Suriye’den geçerek Akdeniz’de sonlanan bir yola çıkabilseydik onunla, o zaman insanlığın/doğanın bu zorlu günlerini görür müydük acaba?
Meğer 16 tatlısu balığı varmış. Çocukken hiç tanıştırılmadım. Tanıştırıldığım ilk şey “Suriye’nin Türkiye’yi kızdırmak için nehre çöp döktüğü” masalıydı… Hiçbir zaman sevmediğim kötü bir masal…
Çok az tanıdığımı yıllar sonra anladığım nehrime kavuşunca “Evime geldim” diye geçirdim içimden. Uzun zamandır bir evim olmadığını düşünüyordum. Meğer hala varmış.
Ne şanslıymışım.

Nehrime göre çok daha iyi tanıdığım dağım, sağanak yağmur altında yanlış sapağa girince karşıma çıktı aniden. Yağmur bulutlarından dolayı kapkaranlık görünüyor. Güzellikleri de hiç belli olmuyor buradan. Oysa onun mis kokulu kızılçamları vardır. Zemheri bitip karakışı aşınca çıkacak güzelim siklamenleri de. Ya da baharla uyanacak uğurböcekleri, zeytin tepesinde öten arap bülbülleri ve meyveyle dolu aşılı-yabani hambelesleri… Görmek için yamacına yanaşmak gerekir.
Dağıma kavuşunca da “Evime geldim” diye geçirdim içimden. Uzun zamandır bir evim olmadığını düşünüyordum. Meğer hala varmış.
Ne şanslıymışım.
Bir dağın yamacında büyüdüm ben… Bu dağın… Habib-i Neccar’ın…

Yoğurtotu zamanı gelmiş :)

Yoğurtotu zamanı gelmiş :)

Doğada dokunma duyusunu bu bitkiyle test edin derim :)

Bir de araştırmanızı öneririm, sağlıkla ilişkisini :)

Eski bir dost: Yeşil Zarkanat

Fotoğraf: Kolby Kirk

Bu acaip canlının adı ‘Yeşil Zarkanat’. Benim için eski bir dost çünkü onu kendimi bildim bileli tanıyorum. Özellikle bütün tatillerimi geçirdiğim anne memleketim Göksun’da mutlaka karşılaşırdık. Anneannemin evinde, balkondaki-terastaki lambalara geceleri sayısız sinek-böcek-güve gelirdi. Bunları incelemeyi çok severdim. Yeşil zarkanat olmazsa olmazlardandı. Uzun bir süredir şehrin göbeğindeki evlerde oturduğum için bu dostu nadir görür durumdaydım. O da tatillerde gittiğim kırsal yerlerde. Şimdi balkonum bol meyveli bir bahçeye bakar olunca evime giren çıkan böceklerin sayısı ve çeşidi yine arttı. Eski dost yeşil zarkanat da baş köşeye yerleşti. Pek mutluyum.

Fotoğraf: Larry Graziano (Project Noah)

Hal böyle olunca hakkında bir araştırma yapmak istedim. En şaşırdığım yumurta hali oldu. Baksanıza ne acayip yumurta bırakma biçimi bu! Ömürleri boyunca yaklaşık 100-200 yumurta yumurtlayan dişiler 1 cm. uzunluğunda bir ipliğin ucuna bırakıyormuş her bir yumurtayı. Ömürleri dediğim 4-5 hafta kadar! İnsan tanıştığı her bir canlıda yeniden ve yeniden hayrete düşmüyorsa bilemiyorum! Neyse, konuya devam… Larva örümcek gibi besleniyor. Avını paralize eden bir zehir enjekte ediyor, daha sonra da emiyor. Larvadan sonra pupa hali var. Bu halden beş gün içinde erişkin olarak çıkıveriyor.

Larvalarının Amerika’da yararlı böcek olarak satıldığını da belirtmeliyim. 2-4 hafta süren larva dönemlerinde 600’e yakın bitki biti yedikleri belirtiliyor bazı kaynaklarda. Erişkinlerse daha çok balözü ve nektar tercih ediyorlarmış. Bizim evin yanı başında insan mahlukatı toplayamadığı için dalında çürüyen bol erikli bir ağaç var. Leziz!

İlginç bulduğum bir diğer bilgi de Latince aile adının anlamı. Chrysopidae= Chrysos ‘altın’ + ops ‘göz, yüz’. İlk fotoğraf da bu adın hakkını vermiyor mu?

Bu arada yazımı balkonda yazıyorum ve yakın çevremde beş tane yeşil zarkanat var.

Kaynaklar:

http://bugguide.net/node/view/140

http://www.thebeneficialinsectco.com/green-lacewing-larvae.htm

http://www.insectary.com/lw/lacewing.htm

http://en.wikipedia.org/wiki/Chrysopidae

Ağaç ve kaya sansarı ile Malta’lı iki dost

Fotoğraf: Miroslav Deml

Bu yazımı bugün içinde kaleme aldım ancak bir şekilde uçtu. Aylardır yazmayıp bir heyecanla yazınca, ancak yazdığın bir anda kaybolunca canın sıkılabiliyormuş. Bir daha deneyeyim.

Geçen Perşembe yeni evimize yakın harika manzaralı mesire yerinde yaptığımız akşamüstü pikniğinden geri dönerken yokuş başında bir komşu kızın şu nidasını duydum: ‘O neydi ya? Ne kediye ne köpeğe benziyordu!’. Besbelli bir hayvan vardı yakınımızda. İçgüdüsel olarak araba altlarına bakmaya başladım. Bir yaban hayvanı göreceğime o kadar emindim ki. Çok bekletmedi beni. Birkaç dakika içinde bir metre yakınımdan geçerek az ilerideki bir bahçeye atlayıverdi kaya sansarı! Ağzımdan ilk ne çıktı dersiniz? ‘Kokarca!’ Daha neler! Türkiye’de kokarca varmış gibi. Neyseki hemen kendime geldim ve ‘Kaya sansarı’ diye düzelttim.

Bu güzel hayvanla uzun bir yolculuğum var. Başlangıcı 1999 yazına dayanır. Doğa koruma alanında deneyim kazanmak ve hangi yola doğru evrileceğimi anlamak amacıyla bir aylığına İngiltere’ye gittiğim yaz. Ziyaret ettiğim yerlerden biri olan İskoçya’daki Aberdeen Doğa Rezervi’nde Malta’lı bir çiftle karşılaşmıştım. İnanılmaz derecede tutkulu bu doğacılardan ne çok bilgi edindim. Yaz için gönüllü çalışmaya gelmişlerdi. Çalışma zamanı dışında bulunduğumuz alandaki canlıları izliyorlardı. Bir akşamüstü onlarla birlikte ağaç sansarı izlemeye davet edildim. Kaya sansarı nispeten kolay görülebilirmiş ama ağaç sansarını görmek çok zormuş. Akşamın alacakaranlığında, Aberdeen’in güzelim sarıçam ormanında onlarla sessizce  yürür ve ağaç sansarı ararken doğayla bağım daha bir güçlendi. Göremedik o ayrı!

2000 yılında İstanbul’a taşındığımda, Arnavutköy’de bahçeli bir evde oturan Güneşin bulunduğu yerde kaya sansarı olduğunu söylerdi. Çok merak ederdim. Hadi burayı anlıyorum, bağ-bahçe hala var. Peki  ya Can Hoca’nın Cihangir’in ortasında bu hayvanın gördüldüğünü söylemesine ne dersiniz? Böyle hikayeler duya duya benim için iyice şehir efsanesi haline geldi sansar. Türkiye’nin çeşitli yerlerine yaptığımız arazi çalışmalarında diri ya da ölüsünü görmüşlüğüm oldu ama yaşadığım yerde hiç görmemiştim kaya sansarını. Geçen perşembeye kadar! Gerçekten şanslıyım!

İtiraf edeyim, bu şehre alışmak kolay değil benim için. Sevmeye, anlamaya çalışıyorum ama zor. Bana yeşil, nefes, doğa, yaban hayatı, keşif gerek. Ancak ne zaman böylesi bir metropolde kaya sansarı gibi son derece yabani bir hayvanın varlığını keşfediyorum, o zaman hayranlık duyuyorum. Tabii ki yine de şehirden çok hala direnen ve varlığını devam ettiren yaban hayatına.

Düşünsenize komşum kaya sansarı tam şu anda kim bilir nerededir? Ne kadar yakınımdadır? Gündüzleri nerede dinleniyor, geceleri nerelerde neleri avlıyordur? Yavru büyütebiliyor mudur? Yavrularına kolayca besin bulabiliyor mudur? Üçüncü köprü tartışmalarının arttığı bugünleri atlatabilecek, seneye de varlığını devam ettirebilecek midir? Bu sorularımın yanıtının ‘Evet’ olmasını tüm benliğimle diliyorum.

 

Not:

Tramem sitesinde kaya sansarı hakkındaki bilgilere bakarken meyve de yiyebildiğini okudum. Yeni muhitimin meyve cenneti olduğunu bu vesileyle söylemeden geçemeyeceğim. 

Blog okurlarımın hayatlarında en az bir defa bu muazzam hayvanla yakından karşılaşmalarını dilerim. 

Tarla ardıçları ve özlem hissini güçlendiren bir anket

Tarla ardıcı fotoğrafı Edwyn Anderton tarafından çekilmiştir.

Bugün günlük karmaşa ve telaşa tam kapılıvermiş, hatta öğle yemeği zamanının geldiğini bile unutuvermişken Tuba aradı.

-‘Müsait misin?’

-‘Evet!’

-‘Onlarca tarla ardıcı geldi, bahçedeki ağaçları dolduruverdi! Bir de ispinoz gördüm. Çok mutlu oldum! Kuş gözlemini çok özlediğimi farkettim.’

Gün ortasındaki bu küçücük paylaşım bir anda kocaman bir mutluluğa dönüşüverdi. Ne için yaşadığımı hatırladım. Bu hatırlama anlarının gerekliliğini bir kez daha anladım ve Tuba’nın hissettiği özlemi öyle bir derinden duydum ki! Üstelik çevre eğitimi alanında çalışmama rağmen. Benim bile doğada geçirdiğim zaman gitgide kısalıyor! Bu kışı tarla ardıcı görmeden mi geçireceğim? Ya da Kış Ortası Sukuşu Sayımlarına katılıp Sibirya kazı görmeden… Karda tilki-tavşan izleri aramadan, Karaburun’a nergis koklamak için gitmeden… Böyle böyle geçiveriyor günler… Doğadan uzakta ve doğadan uzaklaşarak…

Bütün bunları düşünürken doğadan uzaklaşmanın ‘Doğa Yoksunluğu Sendromu’na yol açtığını söyleyen, Doğadaki Son Çocuk kitabının yazarı Richard Louv’un paylaştığı ‘Çocukluk ve Çevre’ başlıklı bir anket posta kutuma düştü. Kısa bir anket ama tarla ardıçları özleminin üzerine gelince etkisi uzun oldu. Öyle ki; Komşum Abbasağa dışındaki son yazımı geçtğimiz eylül ayında yazmış olan bendeniz kendimi bir anda bu yazıyı yazarken buldum. Anket soruları özlem hissimi her soruda daha da derinleştirdi. Nasıl mı?

Kendimi ilk ne zaman çevreci (sevgili doğacılar, lütfen bu ifadeye takılmayın) olarak adlandırdığım sorusuyla başladı anket. Yanıt kolay; tabii ki babamla izlediğim Kaptan Cousteau (ki kendisini babama çok benzetirim) belgeselleriyle başladı! Yaş: 12-13! Dünya denizlerinin güzelliklerini ve karşılaştığı sorunlarını onunla öğrendim! Calypso’da miço olmak istedim!

İkinci soru, bir yetişkin olarak çevreciliğimle bağdaştırdığım çocukluğumdan gelen bir yer var mıydı? Bir mi? Birkaç yer vardı! Habib-i Naccar Dağı, Harbiye’nin tepeleri, Göksun’un yaylaları, Maraş’ın dereleri, anneannemin elma-armut ağaçları, kavaklar, yoncalar, ayçiçekleri ve bilimum sebzeyle dolu bahçesi…

Şimdi gelelim can yakıcı ve özlem hissini derinleştiren sorulara. Bu yerlere ne sıklıkla gidiyordum? Olmadı bu şimdi! Yılda bir gitsem kârdır! O bile artık zor. Hele anneanne memleketim Göksun 2006’da onu kaybedince hepten kapandı!!!

Anket devam ediyor. Bu yerlerden hatırladığım beş fiziksel nesne/varlık: dereler, sarı papatyalar, uğurböcekleri, hambelesler/meyveler, ardıç-zeytin ağaçları. Bu yer(ler) kendimi çevreci olarak tanımlamamı nasıl etkiledi? Mutlu ve özgür hissetmemi sağlayarak. Bu yerlerde tek başıma mı yoksa birileriyle miydim? Tabii ki benim gibi bir sürü çocuklaydım! Dağlarda ve sokaklarda tam anlamıyla özgürdük! Kendi başımızaydık. İstediğimiz gibi oyunlar oynuyorduk.

Sarı papatya fotoğrafı bulamadım. Bununla idare edelim. Evmizde giden yolun görüntüsü, tepeler dışında aynen böyleydi. Fotoğraf: Tom Kelly

Bu yer(ler)le ilişkilendirdiğim sesler: rüzgar ve yaprak hışırtısı, çocuk çığlıkları ve kahkahaları, ebabiller, derenin gürül gürül sesi.

Kokular: Sarı papatya, kurumuş ot, kesilmiş yonca, temiz hava, yabani gül, inek ve manda dışkısı (anneannemin büyükbaş hayvanları vardı).

Tatlar: Elma, armut, yabani gül ve yabani gülden yaptığımız mis gibi bir içecek, yabani böğürtlen, vişne, çilek. Habib-i Naccar dağı eteklerinde kendi başımıza yaptığımız sarmaiç (kısır) da sayılır mı acaba?

Dokular: Uğurböceğinin kaygan kabuğu, kadife çiçeğinin kadifemsi dokusu, kavak ağacının pürüzsüz gövdesi, mandanın sert derisi

Son soru olarak da bu yer(ler)de yaşadığım deneyimler bugün kendimi çevreci olarak ifade etmeme ne kadar etkili olmuştu? Yazımdan anlaşılacağı üzere BİR HAYLİ! İkinci dönüm noktam da üniversitede kuş gözlem topluluğuna katılmamdır ama bunun öyküsü başka zamana…

Tarla ardıçlarıyla varlığının farkına vardığım bugün, beni doğada yaşadığım olağanüstü deneyimlere götüren kısa bir anketle devam etti. Yarına karmaşa-telaşa kapılıp özlem hissimi unutmamak ve doğada geçirdiğim zamanı giderek artırmak dileğiyle…

Bu arada, bu soruları siz nasıl yanıtlardınız? Düşündünüz mü?

Notlar:

Ardıçlarla ilgili 2010 kışında bir yazı yazmıştım. İlgilenirseniz burayı tıklayın. 

Sevgili Yıldıray, 80’ler yazım kafamda böylece iyice şekillendi :)

Abbasağa Parkı, Hafta 13 @Kış Mevsimi

28 Ocak 2012. Kapalılık 10/10, Gözlemciler: Alper ve ben. Fotoğraf: Alper Akyüz

Perşembe akşamı başlayan kar bu sabah yağmur nedeniyle hızla eridi ve ben komşum Abbasağa’yı karlar altındayken görüntüleyemedim. Olsun, bugün üç sürprizle birden karşılaştım.

İlk sürpriz dişi bir karatavuk oldu. Defnenin içindeydi. Ben onu görmeye çalıştıkta daldan dala atladı durdu. Baktı olacak gibi değil, pırrr uçuverdi. Üstün çabasına rağmen kısa da olsa dürbünümle rahat bir görüş yakalayabildim.

Dişi karatavuk. Fotoğraf: Tim Ebbs

İkinci sürpriz ise çıvgındı. İspinozlar ve büyük baştankaraların her zamanki mıntıkası ‘Mazı Mevkii’nde gözlem yaparken küçük bir kuşun çok hızlı hareket ettiğini fark ettik. Mavi baştankaradan şüphelendik ama çıvgın çıktı. Görmekte de fotoğrafını çekmekte de çok zorlandık. Bu kuşlar böcekle beslenir. Sedirin gövde ve dallarına saklanmış kurtçukları bulmaya çalışıyordu sanırım.

Çıvgın. Fotoğraf: Sergey Yeliseev

Günün son sürprizi ise dişi bir kara kızılkuyruk oldu. Ona bakalım derken dişi karatavuk hemen önümüzden geçiverdi. Bu üç sürpriz kuşun soğuk hava koşulları nedeniyle şehre indiğinden şüpheleniyorum. Soğuktan kaçan bazı kuşlar kalabalıklaşan kuzey ormanlarında kendilerine yer bulamayıp küçücük Abbasağa’ya sığınmış olabilirler mi?

Dişi kara kızılkuyruk. Fotoğraf: Ferran Pestaña

Olağan şüpheliler ispinozlar ve büyük baştankaralar bu sefer parkın kuzeyinde konuşlanmışlardı. Nedeni diğer park sakinlerinin buraya bıraktıkları ekmek parçaları. Otuzdan fazla ispinoz,beş tane büyük baştankara vardı. Daha önceki gözlemlerimde bu iki türü yakından görme şansım oluyordu ama mavi baştankara bir görünüp bir kayboluyordu. Soğuktan ve ekmeğe muhtaçlıktan olsa gerek, bu hafta iki mavi baştankarayı  doya doya izleyebildim.

Gözlemi, üzerimizden gürültülü bir şekilde uçuveren iki yeşil papağanla tamamladık. İki küçük kumru, onlarca martı ve ona yakın leş kargasını da es geçmeyeyim. Bu hafta bitkilerin boynu kar nedeniyle büküktü. Topraksa daha çıplaklaşmış gibi geldi.

Bir de bulmacamız var. Alper farketti. Aynı alanda 5-6 kozalak bu şekilde parçalanmıştı. Bu izi hangi Abbasağa sakini bırakmış olabilir dersiniz?