Tarla ardıçları ve özlem hissini güçlendiren bir anket

Tarla ardıcı fotoğrafı Edwyn Anderton tarafından çekilmiştir.

Bugün günlük karmaşa ve telaşa tam kapılıvermiş, hatta öğle yemeği zamanının geldiğini bile unutuvermişken Tuba aradı.

-‘Müsait misin?’

-‘Evet!’

-‘Onlarca tarla ardıcı geldi, bahçedeki ağaçları dolduruverdi! Bir de ispinoz gördüm. Çok mutlu oldum! Kuş gözlemini çok özlediğimi farkettim.’

Gün ortasındaki bu küçücük paylaşım bir anda kocaman bir mutluluğa dönüşüverdi. Ne için yaşadığımı hatırladım. Bu hatırlama anlarının gerekliliğini bir kez daha anladım ve Tuba’nın hissettiği özlemi öyle bir derinden duydum ki! Üstelik çevre eğitimi alanında çalışmama rağmen. Benim bile doğada geçirdiğim zaman gitgide kısalıyor! Bu kışı tarla ardıcı görmeden mi geçireceğim? Ya da Kış Ortası Sukuşu Sayımlarına katılıp Sibirya kazı görmeden… Karda tilki-tavşan izleri aramadan, Karaburun’a nergis koklamak için gitmeden… Böyle böyle geçiveriyor günler… Doğadan uzakta ve doğadan uzaklaşarak…

Bütün bunları düşünürken doğadan uzaklaşmanın ‘Doğa Yoksunluğu Sendromu’na yol açtığını söyleyen, Doğadaki Son Çocuk kitabının yazarı Richard Louv’un paylaştığı ‘Çocukluk ve Çevre’ başlıklı bir anket posta kutuma düştü. Kısa bir anket ama tarla ardıçları özleminin üzerine gelince etkisi uzun oldu. Öyle ki; Komşum Abbasağa dışındaki son yazımı geçtğimiz eylül ayında yazmış olan bendeniz kendimi bir anda bu yazıyı yazarken buldum. Anket soruları özlem hissimi her soruda daha da derinleştirdi. Nasıl mı?

Kendimi ilk ne zaman çevreci (sevgili doğacılar, lütfen bu ifadeye takılmayın) olarak adlandırdığım sorusuyla başladı anket. Yanıt kolay; tabii ki babamla izlediğim Kaptan Cousteau (ki kendisini babama çok benzetirim) belgeselleriyle başladı! Yaş: 12-13! Dünya denizlerinin güzelliklerini ve karşılaştığı sorunlarını onunla öğrendim! Calypso’da miço olmak istedim!

İkinci soru, bir yetişkin olarak çevreciliğimle bağdaştırdığım çocukluğumdan gelen bir yer var mıydı? Bir mi? Birkaç yer vardı! Habib-i Naccar Dağı, Harbiye’nin tepeleri, Göksun’un yaylaları, Maraş’ın dereleri, anneannemin elma-armut ağaçları, kavaklar, yoncalar, ayçiçekleri ve bilimum sebzeyle dolu bahçesi…

Şimdi gelelim can yakıcı ve özlem hissini derinleştiren sorulara. Bu yerlere ne sıklıkla gidiyordum? Olmadı bu şimdi! Yılda bir gitsem kârdır! O bile artık zor. Hele anneanne memleketim Göksun 2006’da onu kaybedince hepten kapandı!!!

Anket devam ediyor. Bu yerlerden hatırladığım beş fiziksel nesne/varlık: dereler, sarı papatyalar, uğurböcekleri, hambelesler/meyveler, ardıç-zeytin ağaçları. Bu yer(ler) kendimi çevreci olarak tanımlamamı nasıl etkiledi? Mutlu ve özgür hissetmemi sağlayarak. Bu yerlerde tek başıma mı yoksa birileriyle miydim? Tabii ki benim gibi bir sürü çocuklaydım! Dağlarda ve sokaklarda tam anlamıyla özgürdük! Kendi başımızaydık. İstediğimiz gibi oyunlar oynuyorduk.

Sarı papatya fotoğrafı bulamadım. Bununla idare edelim. Evmizde giden yolun görüntüsü, tepeler dışında aynen böyleydi. Fotoğraf: Tom Kelly

Bu yer(ler)le ilişkilendirdiğim sesler: rüzgar ve yaprak hışırtısı, çocuk çığlıkları ve kahkahaları, ebabiller, derenin gürül gürül sesi.

Kokular: Sarı papatya, kurumuş ot, kesilmiş yonca, temiz hava, yabani gül, inek ve manda dışkısı (anneannemin büyükbaş hayvanları vardı).

Tatlar: Elma, armut, yabani gül ve yabani gülden yaptığımız mis gibi bir içecek, yabani böğürtlen, vişne, çilek. Habib-i Naccar dağı eteklerinde kendi başımıza yaptığımız sarmaiç (kısır) da sayılır mı acaba?

Dokular: Uğurböceğinin kaygan kabuğu, kadife çiçeğinin kadifemsi dokusu, kavak ağacının pürüzsüz gövdesi, mandanın sert derisi

Son soru olarak da bu yer(ler)de yaşadığım deneyimler bugün kendimi çevreci olarak ifade etmeme ne kadar etkili olmuştu? Yazımdan anlaşılacağı üzere BİR HAYLİ! İkinci dönüm noktam da üniversitede kuş gözlem topluluğuna katılmamdır ama bunun öyküsü başka zamana…

Tarla ardıçlarıyla varlığının farkına vardığım bugün, beni doğada yaşadığım olağanüstü deneyimlere götüren kısa bir anketle devam etti. Yarına karmaşa-telaşa kapılıp özlem hissimi unutmamak ve doğada geçirdiğim zamanı giderek artırmak dileğiyle…

Bu arada, bu soruları siz nasıl yanıtlardınız? Düşündünüz mü?

Notlar:

Ardıçlarla ilgili 2010 kışında bir yazı yazmıştım. İlgilenirseniz burayı tıklayın. 

Sevgili Yıldıray, 80’ler yazım kafamda böylece iyice şekillendi :)

Reklamlar

Mevsimlerle Abbasağa Parkı, Hafta 8 @Sonbaharın Son Haftası

18 Aralık 2011, Saat: 12.05 - 12.45, Bulut (Kapalılık) Oranı: 10/10, Rüzgar: Kıble, Şiddeti: 3 (15 km/sa), Sıcaklık: 11°C; Gözlemciler: Özge ve ben

Bugün de özel bir konuğum vardı, Ankara’dan arkadaşım Özge geldi. Komşum Abbasağa ile tanıştı. Her zamanki noktamda bir süre sessizce gözlem yaptıktan sonra birlikte parkı dolaştık. Onun gelmesi mi hatırlattı, yoksa okul kampüsümü zaten özlemiş miydim bilemiyorum. Ama bugünkü hava kuş gözlemciliğine başladığım ilk yıllardaki kış havalarını ve keyifli gözlemleri burnumda tüttürdü. Kuşlar da sanki bunu bilirmiş gibi bugün pek şenlikliydi. 13 ispinoz, iki büyük baştankara, bir mavi baştankara, iki kızılgerdan, 5 leş kargası, 1 yeşil papağan, 2 serçe, 2 karabatak ve çok sayıda martı! Hava da tam sevdiğim havalardandı. Parkta yürürken kampüste yürüyormuş gibi hissettim. Bu nedenle gözlerim ve kulaklarım çalıkuşlarını, karabaşlı isketeleri, floryaları, şakrakları, çaprazgagaları, çıtkuşlarını, ardıçları aradı ama nafile… Varsın olmasınlar, Özge’yle Abbasağa bir harikaydı!

Birkaç gündür yağmur yağdı yağmasına ama dalga geçer gibi. Küçük küçük… Yine de toprak suya kavuşmuş oldu, solucanlar da izlerini dışkıları yoluyla gösterebildi. David R. Montgomery’nin ‘Toprak’ adlı kitabını okuyorum bu sıralar. Öneririm. Kitabın ilk bölümü, solucanlarla başlıyor. Darwin’in, ayağımızın altındaki toprağın solucanların bedenleri aracılığıyla nasıl dönüştüğünü ve bu solucanların İngiltere topraklarını nasıl biçimlendirdiğini anlattığı kitabından bilgiler paylaşıyor. Solucanların çürümüş yaprakları ve toz-toprağı değişime uğratıp kaliteli toprak haline getirdiğini belirtiyor. Ne olağanüstü! Toprak çok büyüleyici. Hakkında okudukça, dokunup koklayıp gözlem yaptıkça daha da hayran kalıyorum. Öyle ki, toprak uzmanlarının toprak tanımını tamamen benimsemiş durumdayım: Toprak canlı bir varlıktır!

Yağmur yağıp toprak canlanınca parkın sakini bitkiler de kendilerine gelmişler. Mine çiçekleri açmak üzere. Kuşotları, ballıbabalar, hindibalar, kazayakları da ‘en güzel yeşil renk bende’ der gibi bir parlamışlar ki sormayın. Birkaç da yeni keşfim oldu. Bunlardan birinin yaprağı siklamen yaprağına benziyor. Üstelik parkı da kaplamış. İlk defa görüyorum. Adını merak ettim, ancak bu sefer kolay bulamayacak gibiyim.

Mine çiçekleri açmak üzere
Siklamen yaprağına benzeyen bu bitkiyi çok merak ediyorum.

Birkaç haftadır ormanlarla ilgili sunum yapıyorum. Bu sırada dinleyicilere en son ne zaman bir ağaca tırmandıklarını soruyorum. Çoğu çocukken tırmanmış ve bir daha da hiç tırmanmamış. Ne üzücü! Özge bu konuda şanslılardan! Ona sorulsa vereceği yanıt: ‘Abbasağa Parkı’nda bugün bir Japon soforasına tırmandım’ olacak.

Siz en son ne zaman bir ağaca tırmandınız?

Özge’yle Abbasağalı ağaçları da tanımaya çalıştık. Porsuk ağaçlarına hayran kaldı. Çınarları ve at kestanelerini hemen tanıdı. Sedirleri diğer ibrelilerden nasıl ayırabileceğimizin püf noktasını öğrendi. Birlikte mazıları, servileri, kızılçamları, defneleri, mavi ladini gözledik. Parkta geçirdiğimiz zamanın sonlarına doğru Özge’nin yaptığı bir keşifle noktalayayım sonbaharın son haftasını. 21 Aralık’ta en uzun geceyi geçiriyor, ardından kışa giriyoruz biliyorsunuz. Kış mevsiminde görüşmek üzere hoşçakalın.

Özge'nin keşfi: Çınarların kovuklarına dolan tozu toprağı fırsat bilen bitkiler bir güzel gelişmişler.

Mevsimlerle Abbasağa Parkı, Hafta 4: Abbasağa@Sonbahar Mevsimi

29 Ekim 2011, Saat: 14.15-14.45, Bulut (Kapalılık) Oranı: 10/10, Rüzgar: Poyraz, Rüzgar Şiddeti: 3 (19 km/sa), Sıcaklık: 15 °C, Gözlemciler: bu sefer eşlik eden olamadı

Abbasağa’da bu hafta esintili, kurak ve çok gürültülüydü. Yapay gürültüye rağmen büyük baştankaraların ispinoz taklidi yaptıklarına kulaklarımla şahit oldum! Doğrusu endişelendim, yoksa ormanda ispinoz diye adlandırdığım bazı sesler aslında baştankaralar olabilir miydi? Sesler konusunda çok daha dikkatli olmak lazım. Duyduğum ve gördüğüm diğer kuşlarsa: ebabillerin son temsilcileri, gümüş martılar, leş kargası, yeşil papağan ve belki yine bir alaca ağaçkakan?

Karahindibalar solmuşlar, bir tür düğünçiçekleriyse açmışlar. Çiğdemlerden ise hala ses seda yok. Parkın en güzel sararan ağacı ise aşağıda, türünü tahmin edebilecek olan var mı?

Abbasağa parkının orta bölümünde çoğunlukla çınarlar var. Porsuklar da bu bölümde. Gözlem noktam ve parkın güney batı tarafında ise geçtiğim yazıda bahsettiğim serviler bulunuyor. Bunların bir kısmı çok yaşlı olsa gerek. Biri de tam karşımda, çocuk parkının tam ortasında. Ne manidar!

Çocuk parkındaki servilerden biri

Bu hafta parkta gözümü alan bir diğer kare de aşağıda…

Sedir ağacının gövdesine incir ağacı meyletmiş :)

Bu arada parkın büyüklüğü şöyle:

Mevsimlerle Abbasağa Parkı, Hafta 3: Abbasağa@Sonbahar Mevsimi

23 Ekim 2011, Saat: 12.40-13.30, Bulut (Kapalılık) Oranı: 3/10, Rüzgar: Poyraz, Rüzgar Şiddeti: 3, Sıcaklık: 18 °C, Gözlemciler: Suzan, Alper ve ben

 

Komşum Abbasağa ile üçüncü buluşmamıza haftasonu bizimle olan Suzan annem de katıldı ve onun dikkatli gözleri bakın ne keşiflere olanak sağladı :) Gözleme kattığı renkler için kendisine buradan teşekkür ederim!

İlk iki hafta varlığını iyice hissettiren dökülmüş yapraklardan bu hafta pek eser yoktu. Kayıp yaprakların bir kısmı Almanya’da ‘yağmurkurdu’ da denilen solucanların marifeti. Ancak geri kalanı bilemiyorum. Belki belediye! Her neyse, önceki gözlemlerden solucan dışkısını merak eden Suzan annemin ilk öğrenmek istediği de bu oldu! Parka girişte gösterdim ve keskin mavi gözler solucan izlerini hemen görüvermeye başladı!

Suzan annemin işaret ettiği solucan dışkısı!

Gözlem sahamın içinde dolanırken yine Suzan annem bu sefer güzel ve küçük bir uğurböceği buluverdi. Bu böceği yakından geçen küçük bir kızla da paylaşma şansı yakaladık.

Soğuktan dolayı hareketsizleşen bu uğurböceği kendisine dinlenmek için güneş alan bir yaprak seçmiş.

Atkestaneleri hem yapraklarını hem de tohumlarını iyiden iyiye saçmış, çınarlar ona yaklaşmakta. Güz çiğdemleri Belgrad Parkı’nda açmak üzere, ancak burada henüz çiçeklenmemişler bile. Hindibalar ise sapsarı, güzelim çiçeklerini açıp parkı şenlendirmişler.

Her cebe bir tane lazım: atkestanesi tohumları!

Bu haftasının asıl sürprizi alaca ağaçkakan oldu. Abbasağa’da! Bir alaca ağaçkakan! İnanılmaz! Ağaçkakanı babasıyla parkta dolaşmaya çıkan küçük bir erkek çocuğa gösterme şansı yakaladık!

Sürpriz!

Sevgili Komşum Abbasağa, iyi ki varsın! Alper söylemişti de kulaklarıma inanamıştım. Belediye bir zamanlar senin yerini otopark yapmak istemiş öyle mi? Akıl alır gibi değil!

Kısmetse haftaya görüşmek üzere sağlıcakla kal…

Notlar:

Eski bir Ermeni Mezarlığı olduğunu keşfettiğim ve tarihi 1665 yılına dayanan Abbasağa hakkında bir yazı için tıklayın…

1940 yılında parka dönüştürülmüş. Bu sırada, alanın mezarlık olduğu hissedilmesin diye servilerin çoğunu kesmişler. Ancak hala birkaç tane var. Neler şahit olmuş bu serviler, diler gelseler de paylaşsalar…

Çelik Gülersoy bugünkü haline ‘harabe’ demiş. Bu halde bile bu kadar güzelse kimbilir zamanında nasıldı?

Mevsimlerle Abbasağa Parkı, Hafta 2: Abbasağa@Sonbahar Mevsimi

15 Ekim 2011, Saat: 12.15-12.45, Bulut (Kapalılık) Oranı: 10/10, Yağmurlu, Rüzgar: Karayel, Rüzgar Şiddeti: 6 Beaufort (26 km/sa), Sıcaklık: 12 °C, Gözlemciler: Meltem ve Alper, sonlara doğru Utku

Şiddetli ve gökgürültülü bir fırtınaya rağmen sıcak olan Çukurova bölgesinden dün gece döndüm. İstanbul’u üşümeye başlamış buldum. Gökyüzü stratüs bulutlarıyla kaplı. Yağmur neredeyse kesintisiz. Rüzgar karayel ile poyraz arasında gidip geliyor.

Geçtiğimiz hafta suya hasretken bıraktığım Komşum Abbasağayı bu hafta ıslak buldum. Dolayısıyla toprak yüzeyinde ilk aradığım solucan dışkıları oldu. Düşmüş yaprakları toprak altına çekerek yiyen solucanlar, yapraklardaki besinleri dışkıları yoluyla toprağa yeniden karıştırmak gibi muazzam bir görevi üstlenmişler. Toprakta adım başı solucan dışkısına rastladım.

Ağaçlar yapraklarını henüz hala tam bırakmaya başlamamış. Bu konuda hızlanan çınara henüz akasyalar bile yaklaşamamış. Ancak atkestaneleri tohumlarını dökmeye başlamış. Gözlem noktamda kayıt aldıktan sonra dolaştığımız parkta Alper kestane tohumlarıyla çocuklar gibi oynadı!

Parka girişte bizi gürültücü bir yeşil papağan karşıladı. Geçen haftaki sessizliğe karşın bu hafta park görece kuş doluydu: çıt çıt sesleriyle etrafımızda saklambaç oynayan kızılgerdan, salıncakları boş bulan ve neşeli seslerle bunların üzerinde dolanan büyük baştankaralar, papağanla baş edemeyip hızla uzaklaşan bir leş kargası.

Bu haftanın yeni keşfi ise bir tür çiğdem oldu. Sanırım güz çiğdemi. Ancak henüz açmamışlar. Bundan bir kaç yıl önce az sayıda da olsa çiçekli halde görmüştük. Bugünse çok sayıda çiğdeme rastladık. Belediye, dışarıdan getirdiği şerit/halı çimlerle Abbasağa toprağını ve yağmur görünce başını kaldırmış binbir çeşit otu/bitkiyi boğmazsa çiğdemler üç vakte kadar çiçek açarlar.

Kimbilir, belki haftaya ziyaretimde toprağı çiğdem halısıyla kaplanmış bulurum. Ne dersiniz? Yoksa park-bahçe anlayışı çimlendirmeden ve çalı ile ağaçları acımasızca budamadan ibaret olan İstanbul belediyelerine karşı beni çok mu hayalperest buldunuz?

Bir kaç yıl önce Abbasağa'da bize sürpriz yapan güz çiğdemleri. Foto: Alper Akyüz
Bu hafta Abbasağa'da henüz çiçek açmamış çiğdemler

Mevsimlerle Abbasağa Parkı, Hafta 1: Abbasağa@Sonbahar Mevsimi

8 Ekim 2011, Saat: 13.57-14.30, Bulut Oranı: 6/10, Rüzgar: Lodos, Rüzgar Şiddeti: 3 (Beaufort), Sıcaklık: 23°C
Komşum Abbasağa Parkının bir yıl boyunca haftalık kaydını tutacağım. Amacım toprağın, nebatat ve hayvanatın, gökyüzünün, hatta insanların mevsimlerle nasıl değiştiğini gözlemek ve kaydetmek. Hep aynı noktadan, koşullar elverirse hep aynı saatlerde…
Bir süredir yapmayı planladığım bu eylem, üç gündür kalkamadığım hasta yatağımdan bugün öğlene doğru heyecanla kalkmamı sağladı. Alper’le parkın içinde şöyle bir dolandık; çocuk parkının yanında, büyük bir çınarın hemen altındaki bankı gözümüze kestirdik. Oturur oturmaz yukarıdaki fotoğrafı çektim. Etrafıma bir göz attım. Aklımdan ilk geçen Güneşin’in örnek verdiği isimler oldu; Thoreau, Leopold, Fukuoka, Carson, Basho… Hepsinin ortak yanı yaşadıkları yeri günbegün gözlemek, buradaki kurdu kuşu taşı toprağı sessizce dinlemek ve onlardan öğrenmek. Bu ustalarla aşık atmak elbette haddim değil. Bendeniz sadece mütevazi bir şekilde onların yolunu izlemeye niyetliyim.
İlk farkettiğim toprak oldu. Kupkuru toprak suya hasret besbelli. DMİ bu gece başlayacak yağmura işaret ediyor. Toprak altında bekleyen solucanlar gelen yağmuru hissediyorlar mı acaba?
Sonra bankın çevresindeki ağaçlara baktım tek tek. Merak ettim: Bu ağaçlar bir yılın sonunda bana ne anlatmış/öğretmiş olacaklar acaba? Onları kim dikti? Dikerken ne düşündüler? Ağaçların ataları neredendir? Peki çevremde hangi tanıdık ağaçlar var? Çınar, ardıç, palmiye, ladin, atkestanesi, akasya, defne, ağaç hatmi, çam, mazı.
Dinlemek üzere kulak kesildiğim seslerse biraz zorladı. Çoğunlukla uçak, araba, insan sesleri… Rüzgarla dans eden yaprak sesleri ara ara bunları bastırabildi. Bir ya da birkaç baştankara da duydum. Rüzgarın şiddeti zaman zaman arttıkça yerdeki kuru çınar yaprakları sesli bir şekilde etrafa savruldu. Bir küçük kumru bir de leş kargası kendini duyurdu.
Tam kalkmak üzereyken yanıbaşımızdaki çınardan bir yaprak önümüze düştü. Yaprağı elime aldım. Ağaçların Saatli Maarif Takvimi yazımda bahsettiğim absisyondan bir iz bulur muyum diye düşündüm. Ancak bambaşka bir şey keşfettim. Düşmüş diğer yapraklara da baktım. Hepsinin saplarının ucunda benzer bir oyukluk vardı. Oyuklar gelecek sene açacak olan yaprakların tomurcukları nedeniyle oluşmuş. Ne olağanüstü!
Düşmüş yaprakları ve kış tomurcuklarını incelerken aklımdan yaşam-ölüm ilişkisine dair binbir düşünce geçiverdi. Bunlardan biri de merhum Steve Jobs’un sözleriydi: ‘Ölüm büyük olasılıkla yaşamın en iyi icadı!’
Abbasağa bana bugün ne söylemek istedi dersiniz? :)
Fotoğraf: Alper Akyüz

Gelecek sene yeşeriverecek bu tomurcuğun içinde yaprak var. Tomurcuk bu senenin yaprağının düşmesine yardımcı oluyor. Foto: Alper Akyüz

Notlar:

Böylesi bir gözleme başlamamı öneren Güneşin Aydemir’e ve benzer bir projeyi Ohio-North Woods’ta yürüterek bana ilham olan Rebecca Deatsman’a teşekkürlerimle…

Ağaçların Saatli Maarif Takvimi

Küre Dağlarından bir kayın ağacının sararmış yaprakları

Her gün oynadığım bir oyun var. Ev-ofis arası gidip gelirken, otobüste oturduğum yere göre sağ ve sol yol üzerinde gördüğüm ağaçları tanıma oyunu. Bunu, Faik Yaltırık’ın Ağaçlar kitapçıkları 90’ların sonunda Atlas Dergisi’nde verildiğinden bu yana oynarım. Sizlere de öneririm. Bu sayede evimin yakınlarında bir dizi meşe ağacı olduğunu, yol ortasındaki şeritte elma ve kırmızı erik ağaçlarının bulunduğunu, çınarların taçlarının bir hayli geniş olduğunu öğrenmiş oldum. Bazı yerlerde erguvanlar, hatta bir yerde ağlayan çam bile var. Bu çamın güzelliğini bilir misiniz? Görmelisiniz!

İşte, yolumun üzerindeki ağaçlar beni hemen her gün şaşırtıyorlar. Mesela bugün. Yolun sonlarına doğru atkestanelerinin yapraklarının kahverengi kesilmiş olduklarını farkettim bir anda. Diğer ağaçlar da sararmaya, teker teker de olsa yaprak dökmeye başladılar ama hiçbiri atkestanesi kadar belirgin değil hâlâ. Bir an düşündüm… Çiçeklerini belirli bir sırayla açmaları gibi yapraklarını da belirli bir sırayla mı döküyorlardı?*  Etrafıma bakınca çınarların atkestanelerine yakınlaştığını, ıhlamurlarsa çınarları takip ettiğini gördüm.

Ağaçlar yapraklarını ne zaman dökeceklerine nasıl karar veriyorlar? Güneşin eğiminin değişmesiyle havanın soğuduğunu mu hissediyorlar? Yoksa benim gibi Saatli Maarif Takvimleri var da, yanıbaşımızdaki parkın ulu çınarı: ‘Hımm, bugün Ağustos’un 24’ü, günlerden yaprak dökme zamanıymış…E, o zaman hadi bakalım!’ mı diyor dersiniz?

Yapraklardaki harikulade renk oyunları aracılığıyla yazın bittiğine işaret eden doğanın orkestra şefleri birden çok. ‘Gece uzunluğu’ bu şeflerden biri. Geceler uzamaya başladıkça ağaçlar kışa hazırlıklarını artırıyor. 13 Ağustos’tan bugüne gece 16 dakika uzamış. Tam 16 dakika! Ben işe giderken dalayım, atkestaneleri ise geçen dakikaları saniye saniye saysınlar. Gecenin yeterince uzadığına kanaat getirince, yapraklarıyla dalları arasında kuru, mantarımsı bir katman oluşturmaya başlamışlar bile çoktan.

Absisyon gibi fantastik bir adı olan mantarımsı katman yaprağa besin akışını önlüyor. Böylece yapraktaki klorofil yenilenmiyor. Yeşil renkli klorofilin baskısından kurtulan diğer renklerse vakit kaybetmeden özgürlük ilanı veriyor. Sarılar, kırmızılar, kahverengiler yaprakta cirit atmaya başlıyor. Bir süre sonra da absisik asit (ABA) adlı bir bitki hormonu işe koyuluyor. Yaprakla dal arasındaki mantarımsı katmanı çözüyor veee yapraklar daldan ayrılarak zarifçe süzülüp yere düşüyorlar.

Yaz sona eriyor… Farkında mısınız?

Günler adım adım kısalıyor, yapraklar birer ikişer düşüyor, gökyüzündeki kümülüsler giderek artıyor, ebabiller daha suskun, leylekler toplanmış göç yolunda, güneş batarken ufuk tıpkı Satürn gibi görünüyor. Sabaha karşı Orion** bile görülmeye başladı.

Küre Dağları Milli Parkındaki çınarlar

Notlar:

* Ağaçların türlerine göre yaprak dökme sıraları var. Bunu birlikte keşfedelim mi? İstanbul’da işe ilk koyulanlar atkestaneleri oldu. Bakalım hangi ağaçlar takip edecek? Sizin bulunduğunuz yerdeki aceleci ağaç hangisi ve onu hangileri takip edecek?

** Orion da ne diye merak ettiyseniz burayı tıklayın.