Eski bir dost: Yeşil Zarkanat

Fotoğraf: Kolby Kirk

Bu acaip canlının adı ‘Yeşil Zarkanat’. Benim için eski bir dost çünkü onu kendimi bildim bileli tanıyorum. Özellikle bütün tatillerimi geçirdiğim anne memleketim Göksun’da mutlaka karşılaşırdık. Anneannemin evinde, balkondaki-terastaki lambalara geceleri sayısız sinek-böcek-güve gelirdi. Bunları incelemeyi çok severdim. Yeşil zarkanat olmazsa olmazlardandı. Uzun bir süredir şehrin göbeğindeki evlerde oturduğum için bu dostu nadir görür durumdaydım. O da tatillerde gittiğim kırsal yerlerde. Şimdi balkonum bol meyveli bir bahçeye bakar olunca evime giren çıkan böceklerin sayısı ve çeşidi yine arttı. Eski dost yeşil zarkanat da baş köşeye yerleşti. Pek mutluyum.

Fotoğraf: Larry Graziano (Project Noah)

Hal böyle olunca hakkında bir araştırma yapmak istedim. En şaşırdığım yumurta hali oldu. Baksanıza ne acayip yumurta bırakma biçimi bu! Ömürleri boyunca yaklaşık 100-200 yumurta yumurtlayan dişiler 1 cm. uzunluğunda bir ipliğin ucuna bırakıyormuş her bir yumurtayı. Ömürleri dediğim 4-5 hafta kadar! İnsan tanıştığı her bir canlıda yeniden ve yeniden hayrete düşmüyorsa bilemiyorum! Neyse, konuya devam… Larva örümcek gibi besleniyor. Avını paralize eden bir zehir enjekte ediyor, daha sonra da emiyor. Larvadan sonra pupa hali var. Bu halden beş gün içinde erişkin olarak çıkıveriyor.

Larvalarının Amerika’da yararlı böcek olarak satıldığını da belirtmeliyim. 2-4 hafta süren larva dönemlerinde 600’e yakın bitki biti yedikleri belirtiliyor bazı kaynaklarda. Erişkinlerse daha çok balözü ve nektar tercih ediyorlarmış. Bizim evin yanı başında insan mahlukatı toplayamadığı için dalında çürüyen bol erikli bir ağaç var. Leziz!

İlginç bulduğum bir diğer bilgi de Latince aile adının anlamı. Chrysopidae= Chrysos ‘altın’ + ops ‘göz, yüz’. İlk fotoğraf da bu adın hakkını vermiyor mu?

Bu arada yazımı balkonda yazıyorum ve yakın çevremde beş tane yeşil zarkanat var.

Kaynaklar:

http://bugguide.net/node/view/140

http://www.thebeneficialinsectco.com/green-lacewing-larvae.htm

http://www.insectary.com/lw/lacewing.htm

http://en.wikipedia.org/wiki/Chrysopidae

Tarla ardıçları ve özlem hissini güçlendiren bir anket

Tarla ardıcı fotoğrafı Edwyn Anderton tarafından çekilmiştir.

Bugün günlük karmaşa ve telaşa tam kapılıvermiş, hatta öğle yemeği zamanının geldiğini bile unutuvermişken Tuba aradı.

-‘Müsait misin?’

-‘Evet!’

-‘Onlarca tarla ardıcı geldi, bahçedeki ağaçları dolduruverdi! Bir de ispinoz gördüm. Çok mutlu oldum! Kuş gözlemini çok özlediğimi farkettim.’

Gün ortasındaki bu küçücük paylaşım bir anda kocaman bir mutluluğa dönüşüverdi. Ne için yaşadığımı hatırladım. Bu hatırlama anlarının gerekliliğini bir kez daha anladım ve Tuba’nın hissettiği özlemi öyle bir derinden duydum ki! Üstelik çevre eğitimi alanında çalışmama rağmen. Benim bile doğada geçirdiğim zaman gitgide kısalıyor! Bu kışı tarla ardıcı görmeden mi geçireceğim? Ya da Kış Ortası Sukuşu Sayımlarına katılıp Sibirya kazı görmeden… Karda tilki-tavşan izleri aramadan, Karaburun’a nergis koklamak için gitmeden… Böyle böyle geçiveriyor günler… Doğadan uzakta ve doğadan uzaklaşarak…

Bütün bunları düşünürken doğadan uzaklaşmanın ‘Doğa Yoksunluğu Sendromu’na yol açtığını söyleyen, Doğadaki Son Çocuk kitabının yazarı Richard Louv’un paylaştığı ‘Çocukluk ve Çevre’ başlıklı bir anket posta kutuma düştü. Kısa bir anket ama tarla ardıçları özleminin üzerine gelince etkisi uzun oldu. Öyle ki; Komşum Abbasağa dışındaki son yazımı geçtğimiz eylül ayında yazmış olan bendeniz kendimi bir anda bu yazıyı yazarken buldum. Anket soruları özlem hissimi her soruda daha da derinleştirdi. Nasıl mı?

Kendimi ilk ne zaman çevreci (sevgili doğacılar, lütfen bu ifadeye takılmayın) olarak adlandırdığım sorusuyla başladı anket. Yanıt kolay; tabii ki babamla izlediğim Kaptan Cousteau (ki kendisini babama çok benzetirim) belgeselleriyle başladı! Yaş: 12-13! Dünya denizlerinin güzelliklerini ve karşılaştığı sorunlarını onunla öğrendim! Calypso’da miço olmak istedim!

İkinci soru, bir yetişkin olarak çevreciliğimle bağdaştırdığım çocukluğumdan gelen bir yer var mıydı? Bir mi? Birkaç yer vardı! Habib-i Naccar Dağı, Harbiye’nin tepeleri, Göksun’un yaylaları, Maraş’ın dereleri, anneannemin elma-armut ağaçları, kavaklar, yoncalar, ayçiçekleri ve bilimum sebzeyle dolu bahçesi…

Şimdi gelelim can yakıcı ve özlem hissini derinleştiren sorulara. Bu yerlere ne sıklıkla gidiyordum? Olmadı bu şimdi! Yılda bir gitsem kârdır! O bile artık zor. Hele anneanne memleketim Göksun 2006’da onu kaybedince hepten kapandı!!!

Anket devam ediyor. Bu yerlerden hatırladığım beş fiziksel nesne/varlık: dereler, sarı papatyalar, uğurböcekleri, hambelesler/meyveler, ardıç-zeytin ağaçları. Bu yer(ler) kendimi çevreci olarak tanımlamamı nasıl etkiledi? Mutlu ve özgür hissetmemi sağlayarak. Bu yerlerde tek başıma mı yoksa birileriyle miydim? Tabii ki benim gibi bir sürü çocuklaydım! Dağlarda ve sokaklarda tam anlamıyla özgürdük! Kendi başımızaydık. İstediğimiz gibi oyunlar oynuyorduk.

Sarı papatya fotoğrafı bulamadım. Bununla idare edelim. Evmizde giden yolun görüntüsü, tepeler dışında aynen böyleydi. Fotoğraf: Tom Kelly

Bu yer(ler)le ilişkilendirdiğim sesler: rüzgar ve yaprak hışırtısı, çocuk çığlıkları ve kahkahaları, ebabiller, derenin gürül gürül sesi.

Kokular: Sarı papatya, kurumuş ot, kesilmiş yonca, temiz hava, yabani gül, inek ve manda dışkısı (anneannemin büyükbaş hayvanları vardı).

Tatlar: Elma, armut, yabani gül ve yabani gülden yaptığımız mis gibi bir içecek, yabani böğürtlen, vişne, çilek. Habib-i Naccar dağı eteklerinde kendi başımıza yaptığımız sarmaiç (kısır) da sayılır mı acaba?

Dokular: Uğurböceğinin kaygan kabuğu, kadife çiçeğinin kadifemsi dokusu, kavak ağacının pürüzsüz gövdesi, mandanın sert derisi

Son soru olarak da bu yer(ler)de yaşadığım deneyimler bugün kendimi çevreci olarak ifade etmeme ne kadar etkili olmuştu? Yazımdan anlaşılacağı üzere BİR HAYLİ! İkinci dönüm noktam da üniversitede kuş gözlem topluluğuna katılmamdır ama bunun öyküsü başka zamana…

Tarla ardıçlarıyla varlığının farkına vardığım bugün, beni doğada yaşadığım olağanüstü deneyimlere götüren kısa bir anketle devam etti. Yarına karmaşa-telaşa kapılıp özlem hissimi unutmamak ve doğada geçirdiğim zamanı giderek artırmak dileğiyle…

Bu arada, bu soruları siz nasıl yanıtlardınız? Düşündünüz mü?

Notlar:

Ardıçlarla ilgili 2010 kışında bir yazı yazmıştım. İlgilenirseniz burayı tıklayın. 

Sevgili Yıldıray, 80’ler yazım kafamda böylece iyice şekillendi :)

Mevsimlerle Abbasağa Parkı, Hafta 3: Abbasağa@Sonbahar Mevsimi

23 Ekim 2011, Saat: 12.40-13.30, Bulut (Kapalılık) Oranı: 3/10, Rüzgar: Poyraz, Rüzgar Şiddeti: 3, Sıcaklık: 18 °C, Gözlemciler: Suzan, Alper ve ben

 

Komşum Abbasağa ile üçüncü buluşmamıza haftasonu bizimle olan Suzan annem de katıldı ve onun dikkatli gözleri bakın ne keşiflere olanak sağladı :) Gözleme kattığı renkler için kendisine buradan teşekkür ederim!

İlk iki hafta varlığını iyice hissettiren dökülmüş yapraklardan bu hafta pek eser yoktu. Kayıp yaprakların bir kısmı Almanya’da ‘yağmurkurdu’ da denilen solucanların marifeti. Ancak geri kalanı bilemiyorum. Belki belediye! Her neyse, önceki gözlemlerden solucan dışkısını merak eden Suzan annemin ilk öğrenmek istediği de bu oldu! Parka girişte gösterdim ve keskin mavi gözler solucan izlerini hemen görüvermeye başladı!

Suzan annemin işaret ettiği solucan dışkısı!

Gözlem sahamın içinde dolanırken yine Suzan annem bu sefer güzel ve küçük bir uğurböceği buluverdi. Bu böceği yakından geçen küçük bir kızla da paylaşma şansı yakaladık.

Soğuktan dolayı hareketsizleşen bu uğurböceği kendisine dinlenmek için güneş alan bir yaprak seçmiş.

Atkestaneleri hem yapraklarını hem de tohumlarını iyiden iyiye saçmış, çınarlar ona yaklaşmakta. Güz çiğdemleri Belgrad Parkı’nda açmak üzere, ancak burada henüz çiçeklenmemişler bile. Hindibalar ise sapsarı, güzelim çiçeklerini açıp parkı şenlendirmişler.

Her cebe bir tane lazım: atkestanesi tohumları!

Bu haftasının asıl sürprizi alaca ağaçkakan oldu. Abbasağa’da! Bir alaca ağaçkakan! İnanılmaz! Ağaçkakanı babasıyla parkta dolaşmaya çıkan küçük bir erkek çocuğa gösterme şansı yakaladık!

Sürpriz!

Sevgili Komşum Abbasağa, iyi ki varsın! Alper söylemişti de kulaklarıma inanamıştım. Belediye bir zamanlar senin yerini otopark yapmak istemiş öyle mi? Akıl alır gibi değil!

Kısmetse haftaya görüşmek üzere sağlıcakla kal…

Notlar:

Eski bir Ermeni Mezarlığı olduğunu keşfettiğim ve tarihi 1665 yılına dayanan Abbasağa hakkında bir yazı için tıklayın…

1940 yılında parka dönüştürülmüş. Bu sırada, alanın mezarlık olduğu hissedilmesin diye servilerin çoğunu kesmişler. Ancak hala birkaç tane var. Neler şahit olmuş bu serviler, diler gelseler de paylaşsalar…

Çelik Gülersoy bugünkü haline ‘harabe’ demiş. Bu halde bile bu kadar güzelse kimbilir zamanında nasıldı?

Benim oyum sana sevgili Mamut Yabanarısı!


Bugün seçim günü. Altı aydır yazamadığım güncemin 2011 açılışını, adının kendisine çok yakıştığını düşündüğüm ‘Mamut Yabanarısı’ (Megascolia maculata maculata?) ile yapıyorum. Seçimin ekolojik bir yaşam sürmek isteyenlerin, barışın ve yuvası olan Kilyos kumullarının şehirleşme tehdidi altında olduğu bu ilkel (!) yabanarısının gıyabında doğanın lehine sonuçlanmasını diliyorum.

Mamut yabanarıları, ilkel arılar olarak bilinen bir grubun üyeleri. Bu acaip canlıyı görmüş, ne olduğunu merak edip araştırmış ve sonunda hakkında bilgi edinmiş olmaktan bendeniz çok hoşnutum. İyi de görmesem, tanımasam da olur muydu? Sizce bu ilkel (!) arıları tanımak ya da tanımamak önemli mi? Bu soruya yanıtımdan önce onun hakkında öğrendiklerim…

Mamut yabanarısını, bu haftasonu ‘yağmur yağacak’ denilmesine aldırış etmeden ‘Kilyos Kumulları’nda yaptığımız yürüyüşün sonlarında gördük. ‘Kilyos moru’ diye adlandırılan ancak farklı bir tür olduğunu düşündüğüm bir bitkinin üzerindeydi. Büyüklüğü yaklaşık 5 cm olan arının üzerindeki renkler ‘Zararsızım, yaklaşabilirsiniz’ izlenimi vermedi. Baksanıza hem sarı hem de turuncu-kırmızı renkleri var! Haliyle önce bir adım geri çekildik, sonra yavaş yavaş, dikkatlice yakınlaştık. Oysa korkmamıza pek gerek yokmuş. Bu yabanarısının erişkinleri çiçektozu ve balözüyle beslenirmiş (ağzının tadını biliyor) ve genellikle ağırkanlılarmış.

Popüler bir dille, benim gibi doğa gözlemcileri için yazılmış Türkçe kaynakların, özellikle böcekler gibi canlılar için hala sınırlı olduğu ülkemizde İnternet üzerinden araştırma yapabildim. Mamut yabanarısı Scoliidae adı verilen bir arı ailesinin üyesi. Bu aileden 21 farklı tür/alttür Türkiye’de görülebiliyor. Aşağıda, Haziran 2010’da Kırklareli Dereköy’de gördüğüm bir başka türün fotoğrafını bulabilirsiniz. Çiçektozuna nasıl da gömülmüş baksanıza! Afiyet olsun!

Scolia hirta hirta?

Scoliidae ailesinden yabanarılarının üreme biyolojileri ve davranışlarına yönelik bir makalede; erkek bireylerin dişilerden önce ortaya çıktıkları, dişiler topraktan çıkar çıkmaz onlarla çiftleştikleri belirtiliyor. Çoğu türün dişileri öğlen olduğunda hareketlerini bir hayli yavaşlatıyor. Hava sıcaklığı 20°C altında olduğunda her iki cins de yavaşlıyor. Bizim gördüğümüz Mamut yabanarısı da öncesinde bir anda şiddetlenen yağmur ve düşen hava sıcaklığı nedeniyle sakindi sanırım.

Scoliidae yabanarılarının yetişkinleri vejetaryen olsa da yavrular etçil. Erişkinler yumurtalarını gergedan böceği gibi toprak altında yaşayan bazı böceklerin larvalarına bırakıyor. Buldukları larvalara önce bir kimyasal enjekte ederek onları felç bırakıyorlar. Felç larvaların yanına bıraktıkları yavruları bu sayede kolayca beslenip gelişebiliyorlar. Kilyos civarındaki çiftçiler ve Orman İşletmesi onlara bedava yardım eden bu arıların farkındalar mı acaba? Ne de olsa tarım ve orman zararlısı böceklerden bazılarının artmasını önlüyorlar. Üstelik tozlaşma alanında gösterdikleri üstün hizmet de cabası!

Megascolia maculata maculata?

Peki Mamut yabanarısını görmesem, tanımasam da olur muydu?

‘Herşeyin birbirine bağlı/birbiriyle ilişkili’ olduğu Yeryüzünde, gezegeni paylaştığımız canlıları tanısak da tanımasak da yaşamlarımız onlarla sıkı sıkıya, görünmeyen bağlarla örülü. Bizlerin yaşamları Mamut yabanarısının Yeryüzündeki varlığıyla, sağlığıyla yakından ilişkili. Tozlaşmaya ve biyolojik kontrole yardımcı oluyor olmalarının da bence çok önemi yok. Sadece var olmaları bile yeterli. Her birimiz gibi Mamut yabanarısının da yaşam hakkı var. Biz olsak da olmasak da!

‘Yazamama’ halimden kurtulmama yardımcı olan sevgili Mamut yabanarısı iyi ki varsın! Yaşam alanın olan Kilyos kumullarının tanınması ve korunması için çalışacağımı, insanları -özellikle de İstanbulluları- bunu yapmaya davet edeceğimi bilmelisin!

Not:

Ege Üniversitesi’nde Prof. Dr. Niyazi Lodos Böcek Müzesi varmış. Müzenin web sayfası sanırım henüz yok. Keşke olsa! Botanik alanındaki ‘Keşke’lerimiz hızla azalıyor. Darısı böceklerin başına! Böcekler için Türkçe rehber kitapların çıkmasını heyecanla bekliyorum. Üç vakte kadar bu dileğim gerçekleşir mi ki?

Tıkış tıkış zor bir kış

Bu haftasonu hava açarsa, Güneşin heyecanla bekleyen annesini özel bir olaya tanıklık etmeye götürecek. Ben de katılacaktım onlara ama olamadı işte. Oysa aylardır bir yandan ben diğer yandan annesi Güneşin’e aynı soruyu sorup durduk: ‘Hangi aydı, ne zaman toplanıyorlardı, nerede olacaklardı?’ Çanakkale’ye gidemedim…

Ekim sonu-kasım başı uğurböceklerinin kışı geçirmek üzere biraraya geldikleri bir zaman. Yüzlercesi, bazen binlercesi birarada! Ne olağanüstü bir an olsa gerek! Böyle bir olaya henüz tanık olmadım. Umarım hava açar ve Güneşin annesini uğurböceklerinin toplanma mekanına götürebilir.

Bu kıpkırmızı canlılara dair ilk anım sarı papatyalarla dolu ve zeytin ağaçlarıyla kaplı Habib-i Naccar Dağında gördüğümüz uğurböceklerine ait. Bahar gelir gelmez -ki bizim oralara bir hayli erken gelir- bana o zamanlar upuzun bir yokuşmuş gibi gelen yoldan hızlıca dağa çıkardık. Meğer birkaç adımda biten bir yokuşmuş. Büyüyünce anladım. Neyse, uğurböceği bulunca elimize alır bağıra çağıra şarkımızı söylerdik: ‘Uç uç böceğim, annen sana terlik pabuç alacak..’ Uğurböceği uçtuktan sonra avucunuzu koklamayı denemeyin. Bırakın bu güzelim böcekle ilgili anınız güzel kalsın :)

Uğurböceklerinin hepsi kışa erişkin olarak giriyor ve kışı bir tür ‘uyuma’ halinde geçiriyorlar. Bütün türler yüzlerce ya da binlerce bireylik topluluklar oluşturmuyor. Bazıları onar yirmişer gruplar halinde, bazıları ise grup oluşturmadan kışı kendi başlarına mütevazi bir şekilde geçiriyor. Her bir türün kışlamak için tercih ettiği özel bir yaşam alanı var. Bazıları toprağa yakın olup çalıların dibindeki taşların diplerini ve/ya kuytulukları, bazıları ise çiçek gövdelerini, yaprak diplerini, ağaç yarıklarını, orman tabanını tercih ediyor. Bizlerin evlerine konuk olanlar da var. Gerçi İstanbul’un ortasında nerde bende o şans? Oysa uğurböceği çeken, daha doğrusu uğurböceğinin avı olan bitki bitlerini çeken çiçekler bile yetiştirdim küçücük balkonuma gelsinler diye…

Okuduğum kitapçık İngiltere menşeli olsa bile yine de paylaşayım, belki keşif yapmamıza aracı olur. Kitapçıkta, 2 benekli uğurböceklerinin binlerce bireylik gruplar oluşturduğu yazıyor. 22 benekliler de hatırı sayılır bir sayıda olurlarmış. Kalabalık grupların arasında 11,14, vb. benekli olanları, beneksizleri, turuncuları, sarıları, siyah-üzeri-kırmızı beneklileri de görebilirmişiz. İngiltere için rekor, 10.000 bireylik 16 benekli uğurböceği grubu. Nasıl saymışlar acaba? Tamam ben de kuşlar için nüfus sayımı (kış ortası sukuşu sayımı – KOSK) yaptım ama kuşlar görece kolay sayılır. Pirinç saymayı denediniz mi? ( KOSK egzersizi olarak bunu da yaptım!)

Uğurböcekleri tam da bu zamanda, kış öncesi önce harıl harıl yemek yiyor sonra da kışlayacakları yeri seçiyor. Bu güzelim böcekler için kışı geçirmek hiç de kolay değil. Kış sert olursa türüne göre %50 – 90 arası kayıp veriyorlar. Kışı sağ salim geçirseler bile ilkbaharda yağ rezervlerini %50-75 eksiltmiş olarak uyanıyorlar.  Üstelik uyandıklarında yaşam alanlarını bulup bulamayacakları bile artık şüpheli bu memlekette! Sana saygım daha da arttı sevgili uğurböceği! Bu kış sert geçecek diyorlar. İyi saklan olur mu?

Kaynak olarak Michael Majerus ve Peter Kearns’ın, Richmond Publishing tarafından basılan Ladybirds adlı minik kitapçığını öneririm.

Fotoğraf: Jenn Conspiracy

Çiçek mi böcek mi?

Kelebek uzmanı arkadaşım Evrim’in çektiği bu tarak antenli peygamberdevesinden (Empusa sp.) etkilenmemek imkansız. Bugüne kadar nasıl oldu da görmedim diyemiyorum. Yeşil bir örtünün içinde kendini bir çiçeğe bu kadar iyi benzeten bir canlıyı görmek çok da kolay olmasa gerek. Avlarının vay haline!

Peygamberdevelerini görmek çocukluğumdan beri benim için çok nadir gerçekleşen ancak büyülü bir olaydır. Bugüne kadar genellikle en bilinen ve en yaygın tür olan yeşil renkli Mantis religiosa görmüşümdür. Mantis ailesindeki türler gerçek peygamberdevesi diye biliniyor. Bu aile dışında iki aile daha var: çöl peygamberdeveleri ve tarak antenli peygamberdeveleri.  Doğrusu bu yaz Evrim’in de fotoğrafını çekmiş olduğu tarak antenlilerle tanışmayı düşlüyorum.

Peygamberdevelerinin en bilinen özellikleri çiftleşme sırasında dişilerinin erkekleri kafalarından başlayarak yemesidir sanırım. Bu nedenle erkekler çiftleşme gerçekleşmeden yenmemek için saatlerce ‘don-ilerle’ oyununu oynarlar. Ancak öğrendiğim kadarıyla bazı tarak antenli peygamberdevesi türleri erkeklerini yemezmiş. Bu ailenin erkekleri şanslılar!

Bu olağanüstü böceklerin yeni öğrendiğim ve bana ilginç gelen bir özellikleri de yumurtalarını kokon adı verilen bir tür paket halinde bırakıyor olmaları. Çayır dünyasına çok meraklı biri olarak henüz hiçbir kokon görmemiş olmak benim için şaşırtıcı. Entomoloji (böcek bilimi) konusunda çok sayıda araştırmacının olduğu ülkemde peygamberdeveleri hakkında Türkçe iyi bir kaynak bulamamış olmaksa üzücü.

Fotoğraf: Evrim Karaçetin