Ağaç ve kaya sansarı ile Malta’lı iki dost

Fotoğraf: Miroslav Deml

Bu yazımı bugün içinde kaleme aldım ancak bir şekilde uçtu. Aylardır yazmayıp bir heyecanla yazınca, ancak yazdığın bir anda kaybolunca canın sıkılabiliyormuş. Bir daha deneyeyim.

Geçen Perşembe yeni evimize yakın harika manzaralı mesire yerinde yaptığımız akşamüstü pikniğinden geri dönerken yokuş başında bir komşu kızın şu nidasını duydum: ‘O neydi ya? Ne kediye ne köpeğe benziyordu!’. Besbelli bir hayvan vardı yakınımızda. İçgüdüsel olarak araba altlarına bakmaya başladım. Bir yaban hayvanı göreceğime o kadar emindim ki. Çok bekletmedi beni. Birkaç dakika içinde bir metre yakınımdan geçerek az ilerideki bir bahçeye atlayıverdi kaya sansarı! Ağzımdan ilk ne çıktı dersiniz? ‘Kokarca!’ Daha neler! Türkiye’de kokarca varmış gibi. Neyseki hemen kendime geldim ve ‘Kaya sansarı’ diye düzelttim.

Bu güzel hayvanla uzun bir yolculuğum var. Başlangıcı 1999 yazına dayanır. Doğa koruma alanında deneyim kazanmak ve hangi yola doğru evrileceğimi anlamak amacıyla bir aylığına İngiltere’ye gittiğim yaz. Ziyaret ettiğim yerlerden biri olan İskoçya’daki Aberdeen Doğa Rezervi’nde Malta’lı bir çiftle karşılaşmıştım. İnanılmaz derecede tutkulu bu doğacılardan ne çok bilgi edindim. Yaz için gönüllü çalışmaya gelmişlerdi. Çalışma zamanı dışında bulunduğumuz alandaki canlıları izliyorlardı. Bir akşamüstü onlarla birlikte ağaç sansarı izlemeye davet edildim. Kaya sansarı nispeten kolay görülebilirmiş ama ağaç sansarını görmek çok zormuş. Akşamın alacakaranlığında, Aberdeen’in güzelim sarıçam ormanında onlarla sessizce  yürür ve ağaç sansarı ararken doğayla bağım daha bir güçlendi. Göremedik o ayrı!

2000 yılında İstanbul’a taşındığımda, Arnavutköy’de bahçeli bir evde oturan Güneşin bulunduğu yerde kaya sansarı olduğunu söylerdi. Çok merak ederdim. Hadi burayı anlıyorum, bağ-bahçe hala var. Peki  ya Can Hoca’nın Cihangir’in ortasında bu hayvanın gördüldüğünü söylemesine ne dersiniz? Böyle hikayeler duya duya benim için iyice şehir efsanesi haline geldi sansar. Türkiye’nin çeşitli yerlerine yaptığımız arazi çalışmalarında diri ya da ölüsünü görmüşlüğüm oldu ama yaşadığım yerde hiç görmemiştim kaya sansarını. Geçen perşembeye kadar! Gerçekten şanslıyım!

İtiraf edeyim, bu şehre alışmak kolay değil benim için. Sevmeye, anlamaya çalışıyorum ama zor. Bana yeşil, nefes, doğa, yaban hayatı, keşif gerek. Ancak ne zaman böylesi bir metropolde kaya sansarı gibi son derece yabani bir hayvanın varlığını keşfediyorum, o zaman hayranlık duyuyorum. Tabii ki yine de şehirden çok hala direnen ve varlığını devam ettiren yaban hayatına.

Düşünsenize komşum kaya sansarı tam şu anda kim bilir nerededir? Ne kadar yakınımdadır? Gündüzleri nerede dinleniyor, geceleri nerelerde neleri avlıyordur? Yavru büyütebiliyor mudur? Yavrularına kolayca besin bulabiliyor mudur? Üçüncü köprü tartışmalarının arttığı bugünleri atlatabilecek, seneye de varlığını devam ettirebilecek midir? Bu sorularımın yanıtının ‘Evet’ olmasını tüm benliğimle diliyorum.

 

Not:

Tramem sitesinde kaya sansarı hakkındaki bilgilere bakarken meyve de yiyebildiğini okudum. Yeni muhitimin meyve cenneti olduğunu bu vesileyle söylemeden geçemeyeceğim. 

Blog okurlarımın hayatlarında en az bir defa bu muazzam hayvanla yakından karşılaşmalarını dilerim. 

Reklamlar

Tarla ardıçları ve özlem hissini güçlendiren bir anket

Tarla ardıcı fotoğrafı Edwyn Anderton tarafından çekilmiştir.

Bugün günlük karmaşa ve telaşa tam kapılıvermiş, hatta öğle yemeği zamanının geldiğini bile unutuvermişken Tuba aradı.

-‘Müsait misin?’

-‘Evet!’

-‘Onlarca tarla ardıcı geldi, bahçedeki ağaçları dolduruverdi! Bir de ispinoz gördüm. Çok mutlu oldum! Kuş gözlemini çok özlediğimi farkettim.’

Gün ortasındaki bu küçücük paylaşım bir anda kocaman bir mutluluğa dönüşüverdi. Ne için yaşadığımı hatırladım. Bu hatırlama anlarının gerekliliğini bir kez daha anladım ve Tuba’nın hissettiği özlemi öyle bir derinden duydum ki! Üstelik çevre eğitimi alanında çalışmama rağmen. Benim bile doğada geçirdiğim zaman gitgide kısalıyor! Bu kışı tarla ardıcı görmeden mi geçireceğim? Ya da Kış Ortası Sukuşu Sayımlarına katılıp Sibirya kazı görmeden… Karda tilki-tavşan izleri aramadan, Karaburun’a nergis koklamak için gitmeden… Böyle böyle geçiveriyor günler… Doğadan uzakta ve doğadan uzaklaşarak…

Bütün bunları düşünürken doğadan uzaklaşmanın ‘Doğa Yoksunluğu Sendromu’na yol açtığını söyleyen, Doğadaki Son Çocuk kitabının yazarı Richard Louv’un paylaştığı ‘Çocukluk ve Çevre’ başlıklı bir anket posta kutuma düştü. Kısa bir anket ama tarla ardıçları özleminin üzerine gelince etkisi uzun oldu. Öyle ki; Komşum Abbasağa dışındaki son yazımı geçtğimiz eylül ayında yazmış olan bendeniz kendimi bir anda bu yazıyı yazarken buldum. Anket soruları özlem hissimi her soruda daha da derinleştirdi. Nasıl mı?

Kendimi ilk ne zaman çevreci (sevgili doğacılar, lütfen bu ifadeye takılmayın) olarak adlandırdığım sorusuyla başladı anket. Yanıt kolay; tabii ki babamla izlediğim Kaptan Cousteau (ki kendisini babama çok benzetirim) belgeselleriyle başladı! Yaş: 12-13! Dünya denizlerinin güzelliklerini ve karşılaştığı sorunlarını onunla öğrendim! Calypso’da miço olmak istedim!

İkinci soru, bir yetişkin olarak çevreciliğimle bağdaştırdığım çocukluğumdan gelen bir yer var mıydı? Bir mi? Birkaç yer vardı! Habib-i Naccar Dağı, Harbiye’nin tepeleri, Göksun’un yaylaları, Maraş’ın dereleri, anneannemin elma-armut ağaçları, kavaklar, yoncalar, ayçiçekleri ve bilimum sebzeyle dolu bahçesi…

Şimdi gelelim can yakıcı ve özlem hissini derinleştiren sorulara. Bu yerlere ne sıklıkla gidiyordum? Olmadı bu şimdi! Yılda bir gitsem kârdır! O bile artık zor. Hele anneanne memleketim Göksun 2006’da onu kaybedince hepten kapandı!!!

Anket devam ediyor. Bu yerlerden hatırladığım beş fiziksel nesne/varlık: dereler, sarı papatyalar, uğurböcekleri, hambelesler/meyveler, ardıç-zeytin ağaçları. Bu yer(ler) kendimi çevreci olarak tanımlamamı nasıl etkiledi? Mutlu ve özgür hissetmemi sağlayarak. Bu yerlerde tek başıma mı yoksa birileriyle miydim? Tabii ki benim gibi bir sürü çocuklaydım! Dağlarda ve sokaklarda tam anlamıyla özgürdük! Kendi başımızaydık. İstediğimiz gibi oyunlar oynuyorduk.

Sarı papatya fotoğrafı bulamadım. Bununla idare edelim. Evmizde giden yolun görüntüsü, tepeler dışında aynen böyleydi. Fotoğraf: Tom Kelly

Bu yer(ler)le ilişkilendirdiğim sesler: rüzgar ve yaprak hışırtısı, çocuk çığlıkları ve kahkahaları, ebabiller, derenin gürül gürül sesi.

Kokular: Sarı papatya, kurumuş ot, kesilmiş yonca, temiz hava, yabani gül, inek ve manda dışkısı (anneannemin büyükbaş hayvanları vardı).

Tatlar: Elma, armut, yabani gül ve yabani gülden yaptığımız mis gibi bir içecek, yabani böğürtlen, vişne, çilek. Habib-i Naccar dağı eteklerinde kendi başımıza yaptığımız sarmaiç (kısır) da sayılır mı acaba?

Dokular: Uğurböceğinin kaygan kabuğu, kadife çiçeğinin kadifemsi dokusu, kavak ağacının pürüzsüz gövdesi, mandanın sert derisi

Son soru olarak da bu yer(ler)de yaşadığım deneyimler bugün kendimi çevreci olarak ifade etmeme ne kadar etkili olmuştu? Yazımdan anlaşılacağı üzere BİR HAYLİ! İkinci dönüm noktam da üniversitede kuş gözlem topluluğuna katılmamdır ama bunun öyküsü başka zamana…

Tarla ardıçlarıyla varlığının farkına vardığım bugün, beni doğada yaşadığım olağanüstü deneyimlere götüren kısa bir anketle devam etti. Yarına karmaşa-telaşa kapılıp özlem hissimi unutmamak ve doğada geçirdiğim zamanı giderek artırmak dileğiyle…

Bu arada, bu soruları siz nasıl yanıtlardınız? Düşündünüz mü?

Notlar:

Ardıçlarla ilgili 2010 kışında bir yazı yazmıştım. İlgilenirseniz burayı tıklayın. 

Sevgili Yıldıray, 80’ler yazım kafamda böylece iyice şekillendi :)

Abbasağa Parkı, Hafta 13 @Kış Mevsimi

28 Ocak 2012. Kapalılık 10/10, Gözlemciler: Alper ve ben. Fotoğraf: Alper Akyüz

Perşembe akşamı başlayan kar bu sabah yağmur nedeniyle hızla eridi ve ben komşum Abbasağa’yı karlar altındayken görüntüleyemedim. Olsun, bugün üç sürprizle birden karşılaştım.

İlk sürpriz dişi bir karatavuk oldu. Defnenin içindeydi. Ben onu görmeye çalıştıkta daldan dala atladı durdu. Baktı olacak gibi değil, pırrr uçuverdi. Üstün çabasına rağmen kısa da olsa dürbünümle rahat bir görüş yakalayabildim.

Dişi karatavuk. Fotoğraf: Tim Ebbs

İkinci sürpriz ise çıvgındı. İspinozlar ve büyük baştankaraların her zamanki mıntıkası ‘Mazı Mevkii’nde gözlem yaparken küçük bir kuşun çok hızlı hareket ettiğini fark ettik. Mavi baştankaradan şüphelendik ama çıvgın çıktı. Görmekte de fotoğrafını çekmekte de çok zorlandık. Bu kuşlar böcekle beslenir. Sedirin gövde ve dallarına saklanmış kurtçukları bulmaya çalışıyordu sanırım.

Çıvgın. Fotoğraf: Sergey Yeliseev

Günün son sürprizi ise dişi bir kara kızılkuyruk oldu. Ona bakalım derken dişi karatavuk hemen önümüzden geçiverdi. Bu üç sürpriz kuşun soğuk hava koşulları nedeniyle şehre indiğinden şüpheleniyorum. Soğuktan kaçan bazı kuşlar kalabalıklaşan kuzey ormanlarında kendilerine yer bulamayıp küçücük Abbasağa’ya sığınmış olabilirler mi?

Dişi kara kızılkuyruk. Fotoğraf: Ferran Pestaña

Olağan şüpheliler ispinozlar ve büyük baştankaralar bu sefer parkın kuzeyinde konuşlanmışlardı. Nedeni diğer park sakinlerinin buraya bıraktıkları ekmek parçaları. Otuzdan fazla ispinoz,beş tane büyük baştankara vardı. Daha önceki gözlemlerimde bu iki türü yakından görme şansım oluyordu ama mavi baştankara bir görünüp bir kayboluyordu. Soğuktan ve ekmeğe muhtaçlıktan olsa gerek, bu hafta iki mavi baştankarayı  doya doya izleyebildim.

Gözlemi, üzerimizden gürültülü bir şekilde uçuveren iki yeşil papağanla tamamladık. İki küçük kumru, onlarca martı ve ona yakın leş kargasını da es geçmeyeyim. Bu hafta bitkilerin boynu kar nedeniyle büküktü. Topraksa daha çıplaklaşmış gibi geldi.

Bir de bulmacamız var. Alper farketti. Aynı alanda 5-6 kozalak bu şekilde parçalanmıştı. Bu izi hangi Abbasağa sakini bırakmış olabilir dersiniz?

Abbasağa Parkı, Hafta 10-11-12 @Kış Mevsimi

22 Ocak 2012, Sıcaklık: 6°C, Rüzgar: Lodos ve 28 km/sa, Kapalılık: 3/10, Sirrüs bulutları. Gözlemciler: Kedi gözlemcileri Gülesin ve Alper ile bendeniz. Fotoğraf: A. Alper Akyüz

Evet, blogumun formatını yine değiştirdim. İçime sinen formatı bir türlü bulamıyorum. İş yoğunluğu nedeniyle de çok ilgilenemiyorum. Bundan önceki son formatta fotoğrafları kaydetmeyi bir türlü başaramamıştım. Dolayısıyla 1 Ocak ve 8 Ocak’ta yaptığım gözlemleri yazamadım. Geçtiğimiz hafta ise hem iş hem yüksek lisans ödevi nedeniyle Komşum Abbasağa’yı ziyaret edemedim.

Geç de olsa önceki gözlemlerimi yazayım. 1 ve 8 Ocak’ta Abbasağa çok soğuktu. Üstelik 1 Ocak’ta çok da hastaydım. Her iki gözlemde yağış da vardı. 1 Ocak gözlemim sessiz, sakin ve soğuktu ama 8 Ocak gözlemim çok heyecanlı oldu. Kimliğini bir türlü bulamadığım bir ağacı teşhis edebildim. Abbasağa’daki 7. gözlemimde yeşil ağaçkakanlar bu güzel ağacın meyvelerini yiyorlardı. Türünü bir hayli merak etmiştim. Sonunda buldum: Çitlembik! Gözlemin sonlarına doğru ise baştankaraların bir ağacın ortalarına doğru çekildiğini fark ettik. Aynı anda farklı bir ses de çıkardılar. Bu ne ki derken bir de ne görelim, parka bir atmaca dalıvermesin mi? Tam gözümüzün önünde! Farklı ses baştankaraların alarm sesleriymiş. Yazık ki leş kargaları atmacayı çok durdurmadı parkta. Hemen uzaklaştırdılar. Bunun ardından baştankaralar da alışık olduğumuz seslerine döndüler. Önemli bir yardımlaşma. Baştankaralar sesleriyle tehdit olduğunu söylüyor, leş kargaları tehditi uzaklaştırıyor.

Bu haftaki gözlemimize ise bir başka Abbasağa komşusu Gülesin de katıldı. Girer girmez iki yeşil ağaçkakan gördük. Ardından her zamanki gözlem noktamızda yukarıdaki fotoğrafı çektik. Bugün güneşliydi, tatlı bir esinti vardı. Parkın güney köşesindeki mazılar büyük baştankaralar, mavi baştankaralar ve ispinozlarla doluydu. Bu ağacın tohumlarını çok seviyorlar. Her dem yeşil olduğu için içinde saklanabiliyorlar da. Mazıların arkasındaki oturma alanında, bir sedir ağacının altında büyük baştankaraları izlemeye çalışırken bir anda iki tanesi çok yakınıma geldi. Çok güzeller!

Daha uzaktan gördüğümüz mavi baştankara. Fotoğraf: Marko Kivela

Bugünün bir sürprizi de dört gözle beklediğim ballıbabalar oldu. Aslında tek bir tane demem daha doğru olur. Güneşe kanıp çiçeklenmişti. Yanında mineler de vardı. Alper farketti. Ballıbabalar bir süre sonra parkı kaplayıverecekler. Papatyalar da öyle. Sonra sırayla çeşit çeşit çiçek canlanıp açmaya başlayacak. Park pek bir şenlenecek. Kışın ortasında baharı mı özledim ne?

Ballıbaba. Fotoğraf: A. Alper Akyüz

Mevsimlerle Abbasağa Parkı, Hafta 9 @Kış Mevsimi

Hava durumunu kaydedemedim. DMİ'den de bulamadım. Arşivleri nerede bilen var mı?

Yılsonu iş yoğunluğu nedeniyle kış mevsiminden ilk yazım çoğunlukla fotoğraflarla (Fotoğraflar: Alper Akyüz) :)

Birkaç gündür yağan karın ardından bugün hava açtı. Fotoğraftan belli olmasa da çoğunlukla güneşli bir hava vardı. Ancak elbette kar soğuğunu da hissettik. Komşumuz Abbasağa’da baştankara ve ispinozlar kalabalıklaşmışlar. Bir yeşil papağan duyup, olağan şüpheli birkaç leş kargası da görmedik değil. Yapraklar birkaç inatçı atkestanesi dışında neredeyse tamamen dökülmüşler. Oysa yapraklarını ilk dökmeye başlayanlar atkestaneleriydi. Karahindibalar çiçeklerini açtı açacak. Kış ortasında tozlaşmalarına kim yardımcı oluyor acaba?

Günün en güzel keşfi ise parkta haftalardır bulmaya çalıştığım fıstıkçamları oldu. Kozalak parçalarını orada burada görüp kendisini bir türlü bulamıyordum! Meğer servilerin arasında saklanıyorlarmış. Hep altlarından baktığım için kızılçam sandığım iki fıstık çamı varmış meğer. Farklı bir açıdan bakınca görece yuvarlak tepe taçlarını fark ettim ve buna da bir hayli sevindim :) Bu arada fıstıkçamlarını saklayan servilerin altından geçerken mazımsı, güzel kokularını duymamak imkansız.

Kuşlar bu meyvelere sanki rağbet göstermiyorlar. Mazı tohumlarını daha çok seviyorlar. Bu gözlemimizde ne kadar doğruyuz acaba?
Açmış karahindibalar da vardı...
Açmak üzere olanlar da...
Filizlenen bir atkestanesi tohumu :)
Bu bir Malta eriği, bizim oraların deyişiyle yenidünya yaprağı. Üzeri tüylüdür. Çocukken ellerimizle bu tüycükleri toplardık. Yaprakların parlak renginin ortaya çıkması hoşumuza giderdi. Ne sade ve basit ama ne eğlenceli oyunlarımız vardı böyle :)
Mazı tohumlarıyla kendinden geçen kalabalık bir büyük baştankara-ispinoz grubunun bir üyesi

Mevsimlerle Abbasağa Parkı, Hafta 8 @Sonbaharın Son Haftası

18 Aralık 2011, Saat: 12.05 - 12.45, Bulut (Kapalılık) Oranı: 10/10, Rüzgar: Kıble, Şiddeti: 3 (15 km/sa), Sıcaklık: 11°C; Gözlemciler: Özge ve ben

Bugün de özel bir konuğum vardı, Ankara’dan arkadaşım Özge geldi. Komşum Abbasağa ile tanıştı. Her zamanki noktamda bir süre sessizce gözlem yaptıktan sonra birlikte parkı dolaştık. Onun gelmesi mi hatırlattı, yoksa okul kampüsümü zaten özlemiş miydim bilemiyorum. Ama bugünkü hava kuş gözlemciliğine başladığım ilk yıllardaki kış havalarını ve keyifli gözlemleri burnumda tüttürdü. Kuşlar da sanki bunu bilirmiş gibi bugün pek şenlikliydi. 13 ispinoz, iki büyük baştankara, bir mavi baştankara, iki kızılgerdan, 5 leş kargası, 1 yeşil papağan, 2 serçe, 2 karabatak ve çok sayıda martı! Hava da tam sevdiğim havalardandı. Parkta yürürken kampüste yürüyormuş gibi hissettim. Bu nedenle gözlerim ve kulaklarım çalıkuşlarını, karabaşlı isketeleri, floryaları, şakrakları, çaprazgagaları, çıtkuşlarını, ardıçları aradı ama nafile… Varsın olmasınlar, Özge’yle Abbasağa bir harikaydı!

Birkaç gündür yağmur yağdı yağmasına ama dalga geçer gibi. Küçük küçük… Yine de toprak suya kavuşmuş oldu, solucanlar da izlerini dışkıları yoluyla gösterebildi. David R. Montgomery’nin ‘Toprak’ adlı kitabını okuyorum bu sıralar. Öneririm. Kitabın ilk bölümü, solucanlarla başlıyor. Darwin’in, ayağımızın altındaki toprağın solucanların bedenleri aracılığıyla nasıl dönüştüğünü ve bu solucanların İngiltere topraklarını nasıl biçimlendirdiğini anlattığı kitabından bilgiler paylaşıyor. Solucanların çürümüş yaprakları ve toz-toprağı değişime uğratıp kaliteli toprak haline getirdiğini belirtiyor. Ne olağanüstü! Toprak çok büyüleyici. Hakkında okudukça, dokunup koklayıp gözlem yaptıkça daha da hayran kalıyorum. Öyle ki, toprak uzmanlarının toprak tanımını tamamen benimsemiş durumdayım: Toprak canlı bir varlıktır!

Yağmur yağıp toprak canlanınca parkın sakini bitkiler de kendilerine gelmişler. Mine çiçekleri açmak üzere. Kuşotları, ballıbabalar, hindibalar, kazayakları da ‘en güzel yeşil renk bende’ der gibi bir parlamışlar ki sormayın. Birkaç da yeni keşfim oldu. Bunlardan birinin yaprağı siklamen yaprağına benziyor. Üstelik parkı da kaplamış. İlk defa görüyorum. Adını merak ettim, ancak bu sefer kolay bulamayacak gibiyim.

Mine çiçekleri açmak üzere
Siklamen yaprağına benzeyen bu bitkiyi çok merak ediyorum.

Birkaç haftadır ormanlarla ilgili sunum yapıyorum. Bu sırada dinleyicilere en son ne zaman bir ağaca tırmandıklarını soruyorum. Çoğu çocukken tırmanmış ve bir daha da hiç tırmanmamış. Ne üzücü! Özge bu konuda şanslılardan! Ona sorulsa vereceği yanıt: ‘Abbasağa Parkı’nda bugün bir Japon soforasına tırmandım’ olacak.

Siz en son ne zaman bir ağaca tırmandınız?

Özge’yle Abbasağalı ağaçları da tanımaya çalıştık. Porsuk ağaçlarına hayran kaldı. Çınarları ve at kestanelerini hemen tanıdı. Sedirleri diğer ibrelilerden nasıl ayırabileceğimizin püf noktasını öğrendi. Birlikte mazıları, servileri, kızılçamları, defneleri, mavi ladini gözledik. Parkta geçirdiğimiz zamanın sonlarına doğru Özge’nin yaptığı bir keşifle noktalayayım sonbaharın son haftasını. 21 Aralık’ta en uzun geceyi geçiriyor, ardından kışa giriyoruz biliyorsunuz. Kış mevsiminde görüşmek üzere hoşçakalın.

Özge'nin keşfi: Çınarların kovuklarına dolan tozu toprağı fırsat bilen bitkiler bir güzel gelişmişler.

Mevsimlerle Abbasağa Parkı, Hafta 7 @Sonbahar Mevsimi

10 Aralık 2011, Saat: 14.55 - 15.30, Sıcaklık: 10°C; Nem: %50; Rüzgar: Kıble 26 km/sa; Kapalılık: 0/10

Bu Cumartesi have çok soğuktu. Ellerim üşüdü. Buna rağmen have açıktı ve park çok güzeldi. Birkaç gün süren lodosun ardından hafif bir yağmur atıştırdı ancak toğrağın suya olan açlığına çare olamadı. Toprak nemli olsa da sertti.

Parka hakim sesler çocuklar ve papağanlardı. Tam altı papağanı çok yakından izleyebildim. Bunların dördü yeşil ikisi İskender papağanıydı. Bulundukları ağaçta gagalarını dallara sürtüyorlardı. Önce bunu neden yaptıklarını anlamadım. Sonra yer düşen bir dalı görünce anladım. Bu ağacın kalmış son meyvelerini yiyorlardı. Bunu da son derece gürültülü bir şekilde yapıyorlardı.

Altı gürültücü papağan
Papağanların yediği tohum. Ağacın türünü henüz bilemiyorum.
Yeşil papağan